Zaman ‘İçre’ Saatler

Semerkand Dergisi / Kasım 2013

Tarih boyunca uygarlıkların temel göstergelerinden biri, belki de en önemlisi, insanların her devirde üzerinde düşündüğü ve hakimiyet kurmaya çalıştığı zaman mefhumudur. İnsanoğlu bir ırmak misali akan zamanın geriye dönüşü olmayan, karşı konulmaz bir hakikat olduğunu kavramış, zaman mefhumunu değerlendirebildiği ölçüde ilerlemiştir. Bunun yanında zaman insanoğlu için ilgi duyulan bir sır olarak gizemini muhafaza etmiştir. İşte bu sebeple olsa gerek, Necip Fazıl “Saat” isimli şiirinde sanki zamanı farklı bir boyutta dizginlemek ister:

 

“Zaman bir işvebaz kaçak hayalet Eskiyenin kement atar boynuna. Ne pişmanlık tanır, ne af, ne mühlet Ancak fatihinin girer koynuna.”

 

Zaman mefhumunun sırrını öğrenme arzusu, onu iyi kullanma bilinci ile birleşince ortaya uygarlığın ilk kıvılcımları çıkmıştır. Gerçekten de dünya tarihindeki büyük medeniyetleri incelediğimizde zaman’la çok yakından ilgilendiklerini görürüz. Eski Türklerin kullandığı “12 hayvanlı takvim” veya bahar mevsiminin başlangıcı olarak kabul ettikleri “nevruz” zamana duyulan ilginin bir örneğidir. Çinlilerde, Mısırlılarda, Sümerlilerde, Asurlularda, Yunanlılarda ve Romalılarda güneşle ilgili pek çok inanış ve hesaplamanın olması bu düşüncenin açık kanıtıdır diyebiliriz.

 

Geçmiş medeniyetler farklı amaçlarla zamanı takip etme ihtiyacı duymuşlardır. Bazı medeniyetler dinî veya mitolojik maksatlarla, bazıları vergileri zamanında toplamak için, bazıları ise bilimsel hedefler için zamanı ölçmek istemiştir. Neticede zaman ölçümü tarih içinde mevsimlerden aylara, aylardan haftalara ve günlere doğru aşama aşama gelişmiştir. Bunları saat, dakika gibi daha küçük birimler izlemiş; mekanik ve elektronik alanlarındaki ilerlemelerle birlikte günümüzde saniye ve salise boyutlarıyla zaman hesaplamaları yapılır olmuştur.

 

ZAMANIN İSLÂM’LA BULUŞMASI

 

Teknolojinin bu kadar gelişmediği, mesafelerin at yürüyüşüyle ölçüldüğü, ağırlık biriminin esasını arpa tanelerinin meydana getirdiği, kumaşın kulaçla alınıp satıldığı devirlerde, zaman farklı araçlar ve metotlarla belirlenmeye çalışılıyordu. Yapılan araştırmalar insanların o devirlerde zamanı su saati, güneş saati, kum saati, mum saati, usturlap, rubu tahtası ve ziçler yardımı ile öğrenmeye çalıştığını ortaya koyuyor. Mekanik saatlerin gelişmesiyle birlikte 18. yüzyılda muvakkithaneler, 19. yüzyılda ise saat kuleleri ve saatçi dükkânları zamanı öğrenmek isteyenlerin uğrak yerleri oluverir.

 

Eski Mısırlılardan ve Çinlilerden o günlere gelinceye kadar, yani binlerce yıl boyunca zaman ölçümlerinde değişmeyen tek nokta, zamanın güneşin hareketine göre hesaplanması olmuştur. Güneş saati yarışında Mısırlıları Keldaniler ve Babilliler takip eder. Bu çalışmalar, Yunanlılar ve Romalıların elinde fazla değişikliğe uğramadan 9. yüzyılda Müslümanlara ulaşır.

 

 

Hem Kur’an’da zamanın önemine vurgu yapılması (Asr suresi), hem de namaz için vaktin bir şart olarak zikredilmesi, İslâm ülkelerinde yapılan saat çalışmalarının temel sebepleridir. İslâm’ın emrettiği oruç, hac, zekât gibi ibadetler ise takvim çalışmalarının kusursuz ve ayrıntılı bir şekilde yapılmasına vesile olur. Bu sebeple İslâm dünyasında zaman ölçümleri Osmanlılara gelinceye kadar tür ve teknik açısından bir hayli mesafe kat eder.

 

Konya’daki 1408 tarihli Hacı Hasan Mescidi’nin güneş saati Osmanlılara ait en eski güneş saati olarak bilinir. Onu Fatih devrinin meşhur astronomu Ali Kuşçu’nun daha ince hesaplara dayanarak yaptığı güneş saatleri izler. Zaten Osmanlılar zamanında güneş saatinin asıl geliştiği yer İstanbul olmuş, onu Kahire takip etmiştir. İstanbul’da güneş saati sayısının ve kalitesinin, 18. yüzyılın ikinci yarısında zirveye ulaştığı görülür. Osmanlı’nın başkenti olan İstanbul’da o dönem en az 55 tane güneş saatinin bulunduğu tarihî kayıtlarda geçmektedir. Bunların gerçek sayısının çok daha fazla olduğundan ise şüphe yok.

 

ZAMANA MAHKUM SAATLER

 

Sonraki asırlarda zamanı daha ayrıntılı ve doğru bir şekilde ölçebilen mekanik saatlerin yaygınlık kazanmasıyla, nice araç ve gereç gibi güneş saatleri de önemini kaybeder. Önemini kaybettiği için de gereksiz olarak algılanır. Ne hazindir ki, bir zamanlar şiddetli bir şekilde yaşanan tarihî eser düşmanlığı güneş saatlerini de etkiledi. Bilgisizlik ve kayıtsızlıkla milleri kırılarak kullanılamaz hale getirilen bu tarihî saatlerin kıymetini bilen yok denecek kadar az. Rasathane görevlilerini ve özel ilgi sahibi kimseleri saymazsak, günümüzde o saatlerle vaktin nasıl tayin edildiğini bilen insan ise neredeyse hiç kalmadı.

 

Büyük bir kısmı müzelere nakledilmiş olsa da, özellikle cami duvarlarında ve avlularında, fonksiyonlarını yitirmiş olmanın hüznüyle boynu bükük pek çok güneş saatine rastlamak mümkün. İstanbul’daki güneş saatleri içinde en ustaca yapılanlar, sultanlar veya onların aileleri tarafından yaptırılan camilerde bulunuyor. Fatih, Bayezid, Laleli, Sultanahmet, Süleymaniye, Sultanselim, Beylerbeyi, Mihrimah camileri, Yeni Cami ile Topkapı ve Dolmabahçe saraylarındaki güneş saatlerinin hem daha büyük, hem de daha ayrıntılı bir şekilde düzenlendiğini görüyoruz.

 

Bir zamanlar namaz, iftar, buluşma, iş başı, eve dönüş ve ilaç alma saatlerini öğrenmek için günde onlarca insanın karşılarına geçip vakti öğrendiği, hatta mekanik saatlerini ayarladığı güneş saatlerinden maalesef yalnızca birkaç tanesi eski halini koruyabildi. Hele camilerde yapılan bilinçsiz onarımlar, çoğu zaman silik birkaç çizgi ile eğik veya kırık bir milden ibaret olan bu eserler için tam bir felaket oldu.

 

Bunca olumsuz etkene rağmen, uzun uğraşlar sonunda ele geçen birkaç yazılı belge sayesinde eski güneş saatlerinin yapılış ve işleyiş esaslarını öğrenebildik. Sonuç olarak tarihî eser konusunda duyarlı davranmadığımız için elimizde tablası kırılmış, mili sökülmüş, çizgileri aşınmış, muvakkitleri hepten tükenmiş, kısacası bir zamanlar hükmettiği zamana yenik düşmüş güneş saatleri kaldı.

 

(Prof. Dr. Nusret Çam’ın “Zamanı Gölgeden İzlemek” başlıklı yazısından yararlanılarak.)

© 2016 Kenan Aydın