Üç Mekan Üç Dil

Semerkand Dergisi / Aralık 2014

BİR HAMAM, ÜÇ LİSAN

 

İstanbul’un tarihî semtlerinden Beyoğlu’nun en renkli mekânlarından biri: Dolapdere’de bir hamam... Serdar Ömer Paşa Sokağı’na açılan Gölbaşı Sokağı üzerinde. Sultan II. Abdülhamit döneminde Ermeni Levon Ağa Kapolyan tarafından yaptırılan hamam günümüzde de faaliyette. İkinci Meşrutiyet’in ilan edildiği yıllarda açılmış olduğu için, günün hatırasına da uygun olarak Pağnik Sahmanatragan yani Anayasa Hamamı olarak adlandırılmış.

 

Dimdik ayakta kalmayı başaran asırlık hamamın alamet-i farikası ise üç dilde yazılan kitabesi.

 

En baştan anlatacak olursak, Osmanlı Dönemi’nde yapılan hamam, inşasından kısa bir süre sonra büyük bir yangın atlatır ve ciddi hasar görür. Yapı ilk haline uygun olarak onarıldıktan sonra, Cumhuriyet’in ilan edildiği 1923 yılında ikinci kez Hürriyet Hamamı adıyla açılır. 1960’lı yıllarda bir kez daha yangın geçiren hamam yeniden tamir edildikten sonra 1983 yılına kadar aynı aile tarafından işletilmeye devam edilir.

 

Hamamın sahibi olan Ermeni aile, dönemin Osmanlı bürokratları tarafından desteklenerek inşa ettirdiği hamamın ön cephesinin sağ cumbasının altına Yunanca “Olytros Toy Syntagmontos”, giriş kapısının üzerine Osmanlıca “Hürriyet Hamamı”, sol cumbanın altına ise Ermenice “Pağnik Sahmanatragan” yazdırır.

 

İşletmelere Osmanlıca harici isimlerinin verilip, işletilebildiği bir dönemde inşa edilen hamam, bu haliyle Osmanlı idarî sisteminin müsamahakâr tutumunu apaçık ortaya koyar. Ayrıca farklı etnik ve dinî grupların Osmanlı’yı benimseyici tavrı açısından da dikkate şayandır.

 

Hürriyet Hamamı’nın kitabeleri özelinde bu anlayış, farklı etnik grupların Osmanlı coğrafyasında yüzyıllardır tek çatı altında kardeşçe yaşamayı başardıkları huzurlu, adil bir geçmişi bizlere tekrar hatırlatıyor desek abartmış olmayız. Özellikle farklı kültürel kimlikler arasında uzlaşı aradığımız bugünlerde...

 

MERDİVEN DEYİP GEÇME

 

İstanbul Tarihçisi Prof. Dr. Semavi Eyice hocamızın bir sohbetinde İstanbul’un merdivenleri sorulmuştu. Soran kişiye doğru önce gözlerini kocaman açıp süzdükten sonra “Yüksekkaldırım’ı soruyorsun sen?” diye sorduktan sonra uzun uzun anlatmıştı. “Merdiven deyip geçme!” diyordu, ayrıntılarda saklı kültür kodlarımızı bir bir sayarken.

Tepeli İstanbul’un vazgeçilmezlerinden olan merdivenler, neredeyse her semtte en az üçer beşer bulunmakta. En çok da kıyıdan itibaren eğimi bir anda artan Galata ve Beyoğlu bölgelerinde merdivenlere ihtiyaç duyulmuş, yaptırılmış ve halkın istifadesine sunulmuştur.

 

Semavi Hocamıza göre merdivenli yol ve sokakların en tanınmışı ve en işlek olanı Karaköy’den Beyoğlu’na çıkışı sağlayan Yüksekkaldırım idi. Ünlü Galata Yüksekkaldırım’ı günümüze kadar gelebilmişse de, ne yazık ki bu yol garip bir şehircilik anlayışı ile bütün özelliğini kaybedecek surette değiştirildi.

 

Karaköy’de eski adı Voyvoda olan Bankalar Caddesi’nin ucundan başlayan Yüksekkaldırım, Galata Kulesi’nin dibinden Tophane’ye inen Lüleci Hendek Caddesi’ne kadar uzanıyordu. Devamında ise hafif kıvrımlarla Tünel meydanına ulaşıyordu. Mekânın eski fotoğraflarında da görüleceği üzere geniş basamaklar halinde idi. Bunlar Arnavut kaldırımı biçiminde döşenmiş, yağmur sularının akıntısını sağlamak üzere basamaklar ortaya doğru eğimli yapılmış ve böylece hemen yanında küçük bir dere oluşturulmuştu. Yüksekkaldırım’ın merdivenli kısmı yıllar boyunca böyle kullanıldı.

 

Arnavut kaldırımlı merdivenli cadde, Semavi Hocamızın anlattığına göre 1945’lere kadar muhafaza edilir. Daha sonra çok başarılı bir planlama ile Yüksekkaldırım’ın döşemesinin yenileştirilmesi uygun görülerek, basamakların Arnavut kaldırımları sökülüp çok rahat inip çıkmayı sağlayan basamak sistemi yapılır.

 

Semavi Hocamızın ah ettiği nokta ise buradan sonrasıdır. “Yüksekkaldırım İstanbul için fazla ve lüzumsuz bulunmuş olacak ki...” diye söze başlayan Eyice, merdivenler için yapılan son düzenlemeye sitem eder. Ne yazık ki yokuşun tabanı düzlenip araç trafiğine açılmıştır. Semavi Eyice, bu değişiklikleri Galata’nın güzel bir özelliğinin kaybedilmesi olarak yorumlar.

 

BİNADAN ÖNCE AĞAÇ

 

Ecdadın şehirlerde uyguladığı düzenlemelere bakıldığında, şaheser yapıların yanında doğaya verdiği önemi de görmemek mümkün değil. İstanbul’da karşısında saatler geçirsek doyamadığımız yapıların yanında, mutlaka yapı ile uyumu hesaplanmış ağaçlar görüyoruz. Öyle ki neredeyse tüm meydanlarda, camilerde ya da mezarlıklarda hangi ağaçların dikileceğine, hangi ağaçların uygun düşeceğine hep dikkat edilmiş. Tarihçi ama aynı zamanda İstanbul âşığı Haluk Dursun, ağaçlar hakkında verdiği bir dersinde, tanıdığı birinin bahçesinde gördüğü Çınar ağacından bahsetmişti.

 

“Arkadaşım anlattığım çınar ağaçlarının etkisinde kalmış olmalı ki evinin bahçesine çınar ağacı dikmiş. Bunu da keyifle anlatıyor. Dedim ki, hemen bahçene git ve o çınar fidanını kökle.”

 

Sonra da şöyle devam etmişti:

 

“Çınar ağacı bir meydan ağacıdır. Meydanlarda serpilir, genişler, kök salar. Bahçelere sığmaz. Bir evin küçük bahçesine ekilmeyecek kadar kıymetlidir. O yüzdendir ki Osmanlı bir beldeyi fethettiği zaman ilk iş olarak meydana bir çınar dikermiş. Çınar ne kadar büyür, yıllanırsa Osmanlı o derece kendisini meydanda herkese gösterirmiş.”

 

Meydan ağaçları çınarlar üzerine okuduğum kitaplarda karşıma iki “Taşlı Çınar” hikâyesi çıktı. İlki Tarihî Yarımada içerisindeki Gülhane Parkı’nın Alemdar Caddesi tarafındaki kapısından çıkınca hemen sol çaprazdaki sebilin arkasındaki mezarlığın içinde olduğu söylenen çınar. Bu çınarın “Taşlı Çınar” adını almasının sebebi, Fatih Sultan Mehmed Han’ın yanından geçerken atının ayağından seken bir taşın çınarın dallarına takılıp kalması ve ağacın üzerindeki bu taşla beraber büyümeye devam etmesiymiş. Bu ulu çınarın Gülhane Parkı kapısının yanında bulunan ve şimdi tramvay yolları arasında kalan çınar olduğu söyleniyor.

 

Diğer “Taşlı Çınar” ise İstanbul’un manevi kimliğinin en önemli simgesi Eyüp Sultan r.a. hazretlerinin bulunduğu külliyenin içerisinde bulunur. İçinden bittiği mezarın taşını gövdesiyle saran bu çınar, belki de İstanbul’un en ilginç ağacı olarak görülmeye değer.

 

© 2016 Kenan Aydın