Sultan Fatih’in Kayıp Defteri

Semerkand Dergisi / Nisan 2013

Topkapı, tarihin gelmiş geçmiş en görkemli saltanatına ev sahipliği yapmış ve o saltanat mensuplarının pek çok sırrını duvarları arasına gömmüş bir saray. Saraydaki gizlenen sırlar bir bir ortaya çıktıkça, tarihçilerin merak ettiği pek çok bilmece de cevabını bulmuş oluyor.

 

Topkapı Sarayı’nda yıllarca çözülmeyi bekleyen sırlardan biri de, gerçekte ne olduğu son dönemlere dek bilinmeyen, yer yer küflenmiş, kırmızı deri kaplı 180 sayfalık garip bir defterdi.

 

İçinde yazılar, karalamalar ve yer yer çizimler bulunan, dağılmaması için ciltlenmiş ve koruma altına alınmış bu defter Saray Kütüphanesi’nde yer alan benzerlerinden oldukça farklıydı.

 

Bugüne değin Sanat Tarihçisi A. Süheyl Ünver dışında hiçbir bilim adamının incelemeye değer görmediği belirtilen bu defter, ham beyaz kağıt üzerine çizilmiş tuğra denemeleri, insan portreleri, hayvan çizimleri, Türkçe ve Yunanca alfabe, ebced hesap denemeleri ve beyitler barındırıyor. Yıldız Sarayı’nın mücellithanesinde üzerine yeni cilt geçirilmiş.

 

İlk bakışta anlamsız, birbiriyle alakasız yazı ve şekiller içeren bu defter kime aitti, neden özenle ciltlenerek koruma altına alınmıştı? Bu defteri Hazine-i Hümayun’a sokacak kadar değerli kılan özellik neydi?

 

SIR ORTAYA ÇIKIYOR

 

Defteri ilk kez 19 0’lı yılların ortalarında gören A. Süheyl Ünver, sayfaların içinde Sultan Fatih’in tuğra müsveddelerini fark edince içine kuşku düşer. Ancak elinde yeterince kanıt bulunmadığı için bu şüphesini İstanbul’un Fethi’nin 500. yılı olan 1953 yılında dile getirmeye cesaret edemez.

 

Ünver, daha sonra defteri birkaç kez incelemekten kendini alıkoyamaz ve son olarak 11 Aralık 1956 tarihinde elde ettiği bulgular sayesinde dosyasına şu tarihî notu düşer:

 

“Ahersiz, lâkin mühürlenmiş ham beyaz kâğıt üzerine yeni cilt. Kâğıtların üst ve altları küflenmiş bir defter. XV. sırdan kalma, Fatih’in şehzadelik veya saltanatının ilk senelerine ait müsvedde defteri gibi de telakki olunabilir. Bu gibi vesikalara da kıymet vermeyi düşünenlerce iyice tetkik edildikten sonra hükmolunmak için düşünülmeye değer.”

 

Her ne kadar defterin başından sonuna dek Fatih ve devrine ait olduğunu belirten bir kayıt söz konusu değilse de, gerek kullanılan kâğıdın (filigranından ve cinsinden yola çıkarak) Fatih’in babası II. Sultan Murad zamanında İtalya limanlarından kalkan gemilerce getirilen kâğıtlardan olması, gerekse sadece Sultan Murad’ın ve Fatih Sultan Mehmed’in çok sayıda tuğra müsveddelerini içermesi Ünver’in teşhisini doğruluyor. Yani defter, Fatih Sultan Mehmet’in çocukluğunda ya da gençliğinde bizzat kullandığı bir defter.

 

Şehzade Fatih’in defterde ana atlarıyla yazı ve çizim olarak şunlara yer vermiş: Bitirilmiş veya yarım bırakılmış çok sayıda tuğra müsveddesi. At başları, baykuş, kartal ve leylek çizimleri. Çiçek motifleri ve terkipler. Geleneksel tezyinatımızda yer alan kanat şeklindeki çizimler, gayrimüslim portre çizimleri. Sarıklı ve sakallı Müslüman portreleri. Osmanlı alfabesi ve Yunan alfabesi. Ebced hesaplarında kullanılan nokta ve çizgi şekilleri. Tam okunamayan Farsça beyitler.

 

ŞEHZADE MEHMED’İN EĞİTİMİ

 

Tartışılmaz bir dehaya sahip olan, İstanbul’un fethi için o güne dek kimsenin aklına gelmeyen stratejiler geliştiren Fatih Sultan Mehmed’in çocukluğunda haylaz ve okumaya meyilli görünmemesi dikkat çekicidir.

 

Bir alim olan babası II. Murad bu durumdan büyük endişe duyar. Oğlunu rahle önüne oturtacak alim bulamamaktan dolayı kaygılanmaya başlar. Ancak Yeşil Sultaniye Medresesi müderrisi Molla Yegân’ın Hac dönüşünde tanıştığı bir alim bütün bu kaygıları bitirecek isim oluverir. Gençliğine rağmen ilminin gücüyle dikkat çeken Molla Güranî, Molla Yegân tarafından Osmanlı sarayına davet edilir. Molla Güranî bu ricayı kırmaz ve beraberce Bursa’ya gelirler. Sultan II. Murad, bu alimin ciddiyetine ve ilminin enginliğine hayran olur. Oğlunun haylazlık nedeniyle henüz Kur’an’ı bile sökemediğinden duyduğu üzüntüyü dile getirir. Molla Güranî, Şehzade Mehmed’in hocalığını bu vesileyle kabul eder.

 

İlk derse elinde sopa ile giren Molla Güranî, “Eğer okumakta tekâsül (tembellik) gösterirseniz, babanızın emriyle bu sopa ile sizi okutmaya mecbur kalacağım!” der.

 

Şehzade Mehmed, belki Namık Kemal’in tarif ettiği gibi “avcı elinde muztar kalmış aslan yavrusu gibi çaresiz” kaldığından, belki de “dimağının serpilmeye başlama aşaması o tarihlere denk geldiğinden” fıtratında gizli olan tüm maharetleri birbiri ardına sergilemeye başlar. Daha önce haylazlığından rahleye yaklaşmayan Mehmed Çelebi, kısa sürede ilim ve sanat aşığı olan babasının oluşturduğu Şark’ın o güne kadar en büyük kütüphanesinde bulunan bütün kitapları büyük bir iştahla okumaya merak salar. Molla Güranî ile başlayan eğitim, Akşemseddin Hazretleri ve Molla Hüsrev’in de devreye girmesiyle Sultan Mehmed’i alimlik mertebesine taşır.

 

Sadece dinî konuların değil, Türkçe’nin bütün inceliklerine vakıf olan Fatih, aynı zamanda iyi bir Arapça tahsili de alır. Daha sonra şiir sanatının inceliklerini mükemmel seviyede kavradığını gözler önüne serdiği Farsça’yı öğrenir. Latince, Yunanca, Slavca ve İbranice bildiği de kaynaklarda geçiyor.

 

Tüm bunları göz önüne aldığımızda, Peygamber Efendimizin Kostantiniyye’nin fethine dair hadis-i şerifinin sekiz buçuk asır sonra gelen tecellisinin, o övgüye mazhar olabilmenin arkasındaki sağlam temelleri göstermiyor mu?

 

(Yaşar İliksiz’in “Saraydaki Karalama Defterinin Esrarı” başlıklı yazısından yararlanılarak.)

© 2016 Kenan Aydın