Seyahatnameler Gözüyle

Semerkand Dergisi / Eylül 2014

“Bir seyahat hiçbir zaman yalnızca bir seyahat değildir.”

 

Farklı alanlar için de pek rahat söylenebilen bu cümleye, seyahatlerin dayandığı argümanlar ve ortaya çıkan sonuçlarla tekrar bakıldığında gerçekliğini kanıtlar niteliktedir. Ne de olsa “yer değiştirme” hareketi insanlığın başlangıcından günümüze kadar hiç vazgeçmediği eylemlerinden biridir.

 

Seyyahların yazdığı seyahatnamelere baktığımızda bilmediğimiz, görmediğimiz, tanımadığımız ülkelerin ve insanların hakkında malumat sahibi oldukça; sanki yeni bir dünyanın kapısını aralamış gibi hissetmez miyiz?

 

EVLİYA ÇELEBİ’NİN UYARISI

 

Seyahatnameler denilince, sadece Doğu’da değil tüm dünyada büyük ilgiyle karşılanan, baş tacı edilen, seyyahların piri Evliya Çelebi’den bahsetmemek olmaz. Gezip gördükleri yerlerin en ince ayrıntılarına kadar uzun uzun anlatan Seyyah, yazılarında defaatle yaptığı bir uyarı dikkat çekicidir.

 

Sakız adasına notlarında uzun uzun gördüklerini yazan Seyyah, adanın güzelliklerini, kiliselerini, camilerini, diğer eserlerin güzelliğini, adadaki tertip ve düzeni oldukça beğenir, hayran kalır, güzelliklerini de epey metheder. Seyahatnamesinde Sakız’daki evleri, köşkleri, kiliseleri, Osmanlı ile Hıristiyan dünyası arasındaki kalkınmışlık farkını anlatırken uyarısını eklemeyi de unutmaz.

 

“Hulasa-i kelam, “Bu kefere ayini olacak haneleri uzun uzun uzun anlatmaktan maksadım ne ola?” diye sual edenlere cevabım şudur: “Cihanı gezip gören bu hakir, iman taşıyan bir kalple ile yedi iklim temaşa ettiğim vakit, Kâfiristan’dan daha mamur bir diyar görmedim! Ve İslam diyarı kadar da harap yerler görmedim! Müşrik kâfir ve facirler, batıl dinleri üzereyken bile can verip kiliselerini mamur ederler de kilise malından bir kırmızı mangır yemeye İsvet Nikola’dan, Meryem ve İsa’sından korkarlar. Amma bizim ulema, salih, hâkim ve mütevellilerimiz Allah için vakfedilmişleri “vakfiyesi vardır, ye demişler” deyip vakıf malı yer giderler. Ve gezip tamaşa ettiğimiz diyarlarda yüz binlerce masraf olunarak yaptırılmış beytullahlar ve mescidler harabe olmuş yatarlar. Bu hal Muhammed’e layık mıdır ki gayret-i dini gözetleyip, keferet-i dini gözetmeyip, kefere kadar gayret göstermeyip o güzelim mabetler tahrip ediliyor! Hani gayret-i İslam diye sormak ve zalimlerin kulağına küpe olsun diye bu kadar anlattık ve yazdık. Yoksa müşrikleri övmek için değil vesselam!”

 

ŞU ÇILGIN BOSNA MÜSLÜMANLARI

 

Bazıları “efsane seyahat” olarak adlandırsa da İgman dağı sakinlerinin seyahati tam olarak Bosna Müslümanlarının hoş çılgınlıklar yapabilme yeteneğini anlatır bize. Hz. Muhammed s.a.v zamanında gerçekleştiği söylenen olay şöyledir:

 

“İgman Dağı olarak bildiğimiz dağın eteklerinde, kendilerine “İgumanlar” diyen İsevi dervişler yaşarmış. Bir gün bu dervişler İncil’de bahsi geçen Ahmed’in artık geliş olması gerektiğini düşünerek, Allah Resulü’nü bulmak üzere yalınayak yola koyulmuşlar. Yıllar süren bir yolculuğun sonunda Medine’ye varan İgumanlar, orada Hz. Ömer r.a. ile karşılaşmışlar. “Biz peygamberi arıyoruz. O’nu nasıl buluruz?” diye sormuşlar. Hz. Ömer “Peygamber dün vefat etti.” diye cevap vermiş. Boyunlarını büküp, sessizce ağlamışlar.

 

Hz. Ömer İgumanların kana bulanmış ayaklarına bakıp, “Uzun bir yoldan gelmişe benziyorsunuz. Buyurun mescide girelim. Hem istirahat eder hem de Rasulullah’ı dinlersiniz benden.” demiş. İgumanlar, Peygamber mescidini kanlı ayaklarıyla kirletmek istemedikleri için kabul etmemişler bu teklifi. Bunun üzerine Hz. Ömer kendilerine sarı mesler hediye etmiş. Fakat İgumanlar bir Peygamber dostundan aldıkları hediyeyi ayaklarına süremeyeceklerini söylemişler.

 

Hz. Ömer “Siz kimlersiniz?” diye sormuş. “Biz İgumanlarız.” demişler. “Geldiğiniz ülkenin ismi ne?” diye sormuş. “Ülkemizin bir ismi yok” demişler. “Peki sizin dilinizde yalın ayak nasıl denir?” diye sormuş. “Bos” demişler. Bunun üzerine Hz. Ömer, “Ülkenizin ismi biraz sizin dilinizden biraz bizim dilimizden, “Bosna” olsun.” demiş.”

 

ENDÜLÜSLÜ KATİP TEKRAR GELSE

 

Endülüslü kâtip İbn Cübeyr, 1183 yılında hacca gitmek amacıyla Granada’dan yola çıkarak İslam beldelerini dolaşır. Mısır üzerinde Mekke’ye vâsıl olup burada 8 ay kadar kalır. Sonrasında bir kervanın peşi sıra Bağdat ve Musul’u ziyaret eder, buradan Kuzey Suriye’ye ulaşır. Halep’ten başlayarak Hama ve Hums’a uğrayan seyyah, yol üzerinden Şam’a ulaşır.

 

Şam, İbn Cübeyr’in geldiği günlerde en şaşalı devrini yaşamaktadır. Zira kent Selahaddin Eyyubi’nin merkezi konumundadır. Her ne kadar büyük komutanın idari merkezi Mısır olsa da, hayatını Haçlılarla mücadeleye hasreden bu komutan saltanatının önemli kısmını Dımaşk’ta geçirecektir.

 

İbn Cübeyr, Şam’ı gördükten sonra ilk kanaatini şu cümle ile dile getirir: “Eğer cennet dünyada ise bu Şam’dır. Eğer gökte ise, Şam’ın üzerinde bir yerdedir.”

 

İbn Cübeyr’in Suriye’nin şehirlerini de kapsayan ayrıntılı seyehatnamesini okuduktan sonra günümüz Suriye’sindeki savaşı düşünüp bir “Ah!” çekmemek elde mi?

 

(Tufan Gündüz’in “Seyyahların gözüyle sultanlar ve savaşlar”, “Günümüz Türkçesiyle Evliya Çelebi Seyahatnamesi” ve İbn Cübeyr’in “Endülüsten Kutsal Topraklara” kitaplarından faydalanılmıştır.)

© 2016 Kenan Aydın