Medeniyette Süleymaniye Kilittaşı

Semerkand Dergisi / Haziran 2013

Bazı işler, eserler vardır ki üzerine söz söylemek kelime israfıdır. Siz anlatmadan kendisini gösteriverir. İstanbul Yedi Tepe’nin belki de en güzel yerine kurulmuş olan Süleymaniye de kendisini bir çırpıda gösterenlerden.

 

Hiç şüphesiz Süleymaniye’yi meydana getiren etkenler Süleymaniye ile beraber başka eserler de meydana getirdi. Aslında işin özünü, onu meydana getiren etkenler, daha doğru tabirle medeniyetimizi kuran tesirler oluşturuyor. Süleymaniye’ye bir bütün olarak bakıldığında bir medeniyetin tasavvurunu ve âlem idrakini pekâlâ görebiliyoruz.

 

Peki, bu medeniyet dünyaya nasıl bakıyor? Mesele, Hz. Âdem’den itibaren, Nur-u Muhammedi’nin bu medeniyet temellerini kurması ve tarifi hadisesi. Süleymaniye’nin şahsında mündemiç olan edebiyatından musikisine, mimarisinden kitabî sanatlarına kadar, hemen hemen bütün sanat dallarında da bu anlayış ortaya konuyor.

 

Şam’da 730’lu yıllarda yapılan Mescid-i Nebevî’den sonra büyük caminin adı Cami-i Emeviyye’dir. Peki, neden cami kelimesi tercih ediliyor? Çünkü orada artık bir iddia ortaya konulur. Medeniyetin bütün etkenleri, bütün kültür ve

sanatı artık orada görünür hale gelir. Tezyinatıyla, halısıyla, rahleyle, yazıya dökülen Kur’an ile, cami musikisiyle, ibadet şekliyle, bütün madde ve manasıyla, suret ve siretiyle bir medeniyetin bütün özünü yüklenen bir bina ortaya

çıkıverir. Mescid-i Nebevî’den Süleymaniye’ye kadar intikal eden bütün cami ve mimarisinde mütemadiyen bir ilerleme vardır.  Kısaca “O”, yani “öz”, “Nur-u

Muhammedî”, Süleymaniye’de zirveyi oluşturur.

 

Süleymaniye’deki Evvel Medresesi, Sania Medresesi, Salis, Rabi... Yani birinci medrese, ikinci medrese, üçüncü medrese... Birinde hadis ilmi, diğerinde tefsir ilmi veriliyor. Dâru’l Kurra’da ise Kur’an tedris ediliyor. Diğer medreselerde tabiat ilmi vesaire görülüyor. Başka şehirlerden gelen ilim erbabı yani akademisyenleri orada kalıyor. Dârüzziyafe’den, imaretinden yemek yeniyor, Dârüşşifa’ya hastalar geliyor. Hamamı, arastası (çarşısı) var. Bir külliye halinde bir insanın, bir şehrin ne kadar ihtiyacı varsa; oranın bir cazibe, bir çekim merkezi olabilmesi için icap eden hemen her şey orada. Bir Müslümanın günlük hayatı göz önüne alındığında, sanki içeriden dışa doğru açılan bir halkalar zinciri doğrusu.

 

Camide ise bu tasavvur, etrafındaki medreselerden sonra gelen alçak duvarla başlar. Dış avlunun kapısından içeriye girdiğinizde dışarıdaki duvarla cami arasında dünya ile irtibatınızı keser, asude bir iklime girersiniz. Sonra ikinci halkaya dahil olur, iç avluya girersiniz. Kemerler, kubbeler, ortadaki şadırvan... Oradan içeriye daha alçak bir kapıdan girer, muazzam bir mekâna açılırsınız. Caminin cidarı bütünüyle kâinatı sembolize eder ve insanla kâinat arasındaki münasebet neyse, caminin cidarıyla insan arasındaki münasebet de odur.

 

O derece ki, Süleymaniye ve Selimiye oran olarak kullanılan arşın bilgilerine baktığımızda, Selimiye’de kubbeyi taşıyan sekiz ayağın merkezinden geçen dairenin çapı 45 arşındır ki bu Âdem kelimesinin karşılığıdır. Kubbe kenarı zeminden 45, minare alemi ise buradan 66 arşın yüksekliktedir. 66, ebcet hesabıyla “Allah” ismine tekabül eder. Süleymaniye’de kubbe üzengi seviyesi 45, kubbe alemi ise 66 arşın yüksekliktedir.

 

MİMAR SİNAN ÖLÇÜSÜ

 

Hoşça bak zatına kim zübde-i âlemsin sen.

Merdüm-i dide-i ekvan olan âdemsin sen.

 

Şeyh Galip bu mısralarında “Sen kendini küçük görme, âlemin özüsün, özetisin. Kâinatın gözbebeği olan insansın sen.” diyor. Onun içindir ki Mimar Sinan merkeze insanı alıyor ve 45 arşınlık bir daire üzerine inşa ediyor Selimiye’yi. Süleymaniye’nin yüksekliğini de ona göre tayin ediyor. Çünkü Kâbe de basit bir taş binadır ama Cenab-ı Allah’ın zatını sembolize ettiği için oradaki Kâbe ile insan arasında nasıl bir tanışıklık ve münasebet varsa, aynı tanışıklığı Mimar Sinan inşa ettiği camide de bir şekilde ortaya koymaya çalışıyor. Selimiye’de tam kubbenin izdüşümünde yapıyor müezzin mahfilini. Ölçüleri ise, Kâbe’nin ölçülerinin tam yarısı kadar.

 

Koca Sinan, “Tezkiretü’l Bünyan”da Süleymaniye hakkında bir beyit yazdırır. Bu tarifi tahlil ettiğimizde ebcet hesabıyla Ebubekir (231); Ömer (310); Osman (661); Ali (110)’a tekabül eder. Toplamda ise 1312’dir. Bunu dörde taksim ettiğiniz zaman 328 çıkar. “Muhammed” ism-i şerifinin karşılığı olan 92’yi

buna ilave ettiğiniz zaman 420 olur. Yani ‘cihanyar’ kelimesinin karşılığı

da ebcet değeri olarak 420’ye tekabül eder ki Mimar Sinan bunu kendi metninde gayet açık beyan edip bizzat Sâi Çelebi’ye yazdırır.

 

Bunun yanı sıra Süleymaniye’nin siluetine karşıdan bakıldığında caminin iki yanından, yer ile caminin kubbesindeki aleme birer çizgi çekildiğinde bu zaviyenin zeminle yaptığı açı 52 derecedir. Bir avuç kumu elinize alıp yavaşça

akıttığınızda yer çekiminin tesiriyle yatayla oluşan açı yine 52 derecedir. Bu ise öncelikle sağlamlığı ve depreme dayanıklılığı gösterir bize. İkinci olarak ise bir

fıtrat mimarisi meydana getirmiş, fıtrata uygun bir mimari ortaya koymuştur. Onun için maddi olarak da gayet güçlü ve sağlam bir bina ortaya çıkarmıştır.

 

Sözün serencamına gelirsek, cemiyette ne zaman bir kaos olursa, bunun ilk tezahürü mimaride görülüyor. Onun için bizdeki bozulma da şehirlerde mimari

ile başlıyor. Bilhassa Tanzimat sonrası zihnimizin karışık hale gelip, Batı zihniyetiyle arızalanmasıyla beraber, şehirlerimizin de o eski fıtrî hüviyetinden soyunup, sivil mimari ile beraber fıtrî halden çıkıp gayr-i fıtrî bir hale veya gayri

insanî bir hale bürünmesi gibi. Biz bu eserlerin şu anda bizim için meçhul olan, saklı manalarını ne kadar keşfeder ve bunları gelecek nesillere aktarabilirsek, o kadar vazifemizi yapmış olacağız.

 

(Y. Mimar Hilmi Şenalp’in “Süleymaniye’nin şahsında bir medeniyet inşası” başlıklı yazısından yararlanılarak.)

© 2016 Kenan Aydın