Korunan Tarih Çemberlitaş

Semerkand Dergisi / Eylül 2013

Roma İmparatorluğu’nun son dönemine ait, günümüze kadar gelmeyi başarmış ender eserlerden biri Çemberlitaş’tır. İmparator 1. Konstantinus’un hatırasını yaşatmak için dikilen anıt, sağlamlığı kadar meydana getirilen yapı taşları ile de konuşulmaya

değer.

 

Anıtı meydana getiren kırmızı renkli porfir taşından gövdesi, Roma’daki Apollon mabedinden getirilmiştir. Gövde, Mısır’daki bir taş ocağından elde edilen porfir taşının yuvarlak bloklar halinde yontulması ve bunların üst üste yerleştirilmesi suretiyle oluşturulmuş. Her blokun üstteki ile birleştiği yerdeki kesinti çelenk biçiminde işlenip taşkın bir bilezik ile gizlenmiştir. Yüksekliğinin yaklaşık 60 metre olduğu söylenen anıtın bu porfir gövdesinin altında birkaç basamakla çıkılan mermer, kare planlı bir kaidesi vardır. Tepesinde de yine mermerden bir sütun başlığının olduğu tahmin edilir. İmparator anıtın tepesine kendi heykelini koydurmuş fakat bu heykel pek uzun süre yerinde kalamamış. Heykel önce yıldırım çarpması yüzünden zedelenir, arkasından da bir fırtınada devriliverir.

 

Ancak 11. yüzyılda İmparator Manuel, tepesi zedelenmiş ve muhtemelen orijinal başlığı parçalanmış veya yere düşmüş gövdenin üstünü mermer dizileri halinde tamamlamış. Bunlardan birinin yüzeyine ise çepeçevre dolaşan ve kendi adını veren bir kitabe işletmiş. En tepeye de altın kaplama bir haç koydurmuş.

 

Fetihten önce civardaki yangınlar yüzünden kararan anıt, fetihten sonra da varlığını Dikilitaş veya Tavukpazarı Anıtı olarak sürdürür. Ancak çok geç tarihlerde buraya Çemberlitaş denilir. Batılar ise buraya Yanıktaş derler.

 

Daha Bizans döneminde anıt taşlar için halk tarafından inanılan efsaneler, fetihle birlikte el değiştiren şehirde de devam ettirilir. Evliya Çelebi’nin bir Bizans kaynağından yaptığı alıntıda, Çemberlitaş’ın 16. yüzyılda demir çemberlerle takviye edildiğini bildirirken gerçeğe uymayan birtakım efsaneler de anlatır.

 

Sultan 3. Mustafa tarafından anıtın görünümünü büyük ölçüde değiştiren bir takviye yaptırıp, kaide ve gövdenin alt kısmına barok üslupla taş kaplama eklenerek şimdiki görünüm kazandırılır.

 

Çemberlitaş’ın kaidesindeki odacıkta Hıristiyanlığın bazı kutsal hatıralarının saklanmış olduğu çok eskiden beri söylenir. Bu kutsal eşyalarının Bizans dönemi boyunca burada kalsa bile 1203-1204 yıllarındaki Latin istilası sonunda gerçekleşen yağmadan kurtulmasına ihtimal verilmez. Çünkü 4. Haçlı Seferi’ne katılan Batılıların kilise ve manastırlardaki hazineleri, bilhassa da kutsal eşyaları toplayıp götürdükleri bilinir. Bunları bulmak için 1928 yılına doğru Vett adındaki Danimarkalı bir dinî eşya araştırıcısı, civardaki bir dükkandan tünel kazarak kaidenin içine girmeye çabalar. Ancak bu macera bir netice vermez ve kaidedeki odaya ulaşamaz. Bu olay vesilesiyle daha önce başka bir yabancının da aynı girişimde bulunduğu anlaşılır.

 

KAYBOLAN MİRASIMIZ SULTAN I. MAHMUD ÇEŞMESİ

 

Çeşmeler, yakın tarihimizde çeşitli gerekçelerle yok edilen tarihî eserlerimizin önemli bir bölümünü teşkil eder. Şehrin sokaklarını süsleyen ve her biri hayır eseri olarak yapılan bu küçük eserler arasında sanat değerine sahip olanlar hiç de az değildir. Çeşmelerden ancak birkaçı bulundukları yerlerden sökülerek başka yerlere tekrar inşa edilmiştir. Birçok çeşme üzerinde bulunduğu araziye konmak isteyenlere bulunmaz bir fırsat sunmuş, büyük bir çoğunluğu ise hiçbir iz kalmayacak surette ortadan kaybolmuştur. Sultan I. Mahmud Çeşmesi de yok edilen tarihî eserlerimizden sadece biridir.

 

Sultan I. Mahmud Çeşmesi, Fatih’ten Edirnekapı’ya giden ana caddenin sol tarafında bina bloklarının arasında, İskender Paşa Camii’nin az ötesinde, Kıztaşı Caddesi ile Vatanperver Sokağı’nın kavşağında bulunuyordu.

 

Uzun kitabesinde belirtildiğine göre Sultan I. Mahmud tarafından yaptırılarak vakfedilir. Bu küçük eser yalnız bir cepheden ibaret olmasına karşılık, Osmanlı devri sanatında 18. yüzyılda başlayan Batı sanat akımlarının açıkça görüldüğü ilk örneklerden biri idi. Kitabesinde yapım tarihi 1160 olarak verilmişti. İstanbul’un su şebekesini zenginleştirmeye büyük önem veren ve bu yüzden de Galata-Beyoğlu bölgesinin suyunu sağlayan, merkezi de Taksim’de olan su tesisini yaptıran Sultan Mahmud’un sur içindeki İstanbul’u da ihmal etmediğini bu çeşme ispatlar.

 

Fatih semtinin bu bölgesinin geçirdiği birçok büyük yangına rağmen çeşme, 20. yüzyılın başlarına kadar varlığını sürdürür. İstanbul’u Cibali’den Cerrahpaşa’ya kadar kül eden 1918 yangınından da daha fazla bir zarar görmeksizin kurtulur. 1920- 25 yıllarına doğru çekildiğini sandığımız bir fotoğrafta eser bakımsız bir halde bulunmakla beraber, henüz bütün mimarî parçalarıyla ayaktadır. 1930’a doğru çekilen bir başka fotoğrafta ise cephesindeki sütunçelerin sökülüp götürülmüş olduğu rahatlıkla görülür. 1946 yılında ise yarıya kadar toprağa gömülmüş üst kısmında bazı parçalar eskimiş ve daha perişan bir duruma gelmiştir.

 

Otuz beş yıl kadar sonra burada yapılan parsellemede çeşme, bir yapı adasının içinde kalmış ve çevresinde yükselen apartmanlar kitabesine kadar gömülen tarihî eseri bir çöplüğün içinde kalacak şekilde gömmeye başlamış. 1978’de bu güzel eser utanç verici bir pisliğin içine gömülmüş bulunur. Az bir zaman sonra bu parsel de satılacak ve buraya sahip olan kişi Vakıflar ile bir anlaşma yaparak çeşmeyi söküp parçalayarak ortadan kaldıracak, yerine de bir apartman inşa edecektir.

 

Kırık dökük parçalar İskender Paşa Camii’nin avlu duvarı dibinde yaya kaldırımı üzerine yığılarak öylece bırakılıverir. Yıllarca çeşmenin nerede yeniden kurulacağına dair tartışmalar yapılır. Ve neticede hiçbir şey yapılmaz. Kalan parçalar ise Fatih Camii çevresinde bir arsaya çoktan gelişi güzel atılmıştır. Böylece İstanbul’un değerli bir eseri de büyük bir sorumsuzluk içinde yok olup gider.

 

Bir tarafta her şeye rağmen yaklaşık 1700 yıldır ayakta kalan bir anıt, diğer tarafta 200 yıl bile katlanamadığımız bize ait olan güzel bir çeşme! Varın gerisini siz düşünün...

 

(Prof. Dr. Semavi Eyice’nin Eski İstanbul’dan Notlar isimli kitabından faydalanarak.)

© 2016 Kenan Aydın