Kâtibim’i Arar İken

Semerkand Dergisi / Şubat 2014

Kâtip, Arapça kökenli bir sözcük. Yazı işleri ile uğraşan, yazı işini kendine meslek edinmiş kimse anlamına geliyor. Kâtip kelimesinin Türkçe’de “yazıcı” ve “müstensih” olarak karşıladığını görüyoruz. İşin içine yazmak fiili girince kâtip kelimesinin bildiğimiz yazarları yani “müellif”leri de kapsadığı zannedilmesin. İstinsah başka, telif başka...

 

Geçmiş zamanlarda bugünkü teknolojik yazım araçları ve basım işlemleri olmadığını düşündüğümüzde, yazılı bir belgenin ancak elle üretilebildiğini hatırlamış oluruz. Dolayısıyla kâtipler yani yazıcılar bir meslek erbabı olarak çıkar karşımıza.

 

Evet; tarihî köklerinin binlerce yıl önceye ulaştığı kâtiplik, dünyanın en eski ve en yaygın mesleklerinden biri olma özelliğini taşıyor. İnsanlık tarihinin başlangıcından bugüne kadar, yazılı bütün ürünler bir kâtibin elinden çıkmadır dersek hiç de abartmış olmayız. En eski uygarlıkların duvar yazılarından pişmiş kil tabletlere; dikitlerden papirüs, kumaş meşin ve kâğıt tomarlarına kadar arşivlere yansımış izleri, kâtiplik mesleğinin adeta yazılı delilleridir.

 

Tarih yazıcılığından dinî alana, hukuktan ticarete, bilime, sanata kadar her alanda kâtibin emeğini görmek mümkün. Mısır’da hüküm sürmüş eski imparatorluğun beşinci sülale döneminden kalma, bugün Kahire ve Louvre müzelerinde sergilenen kalkerden yontulmuş, boyalı “bağdaş kurmuş kâtip” heykelleri, bu yoğun mesainin suskun tanıkları olarak yüzyıllardır insanlığın gözü önündeler.

 

İslâm öncesi Arap yarımadasında küçük bir zümrenin imtiyazı olarak görülen kâtiplik, İslâm ile “vahiy kâtipliği” gibi şerefli bir mertebeye yükseldi. Dört Halife ve Emevî hükümranlığı döneminde kâtipler vezir mevkiinde yer aldılar. Daha sonra İran idare sisteminin örnek alınması ile kâtip sistemi geliştirildi. Kâtibü’l-sır (hususi kâtip), kâtibü’l-inşa (resmi evrak kâtibi), kâtibü’l-ceyş (ordu kâtibi) gibi çeşitli adlar altında uzmanlı kalanlarına dağıtıldı.

 

Aralarından şair ve muharrirlerin de çıktığı kâtip sınıfı, zaman içinde her konuda bilgisi olan yüksek dereceli memurlar zümresi haline geldi.

 

Kâtip, Osmanlı döneminde en yalın biçimi ile sarayın yazı işlerini gören kalfa için kullanılan bir tabirdir. Bu kalfa aynı zamanda harem dairesinin masraf hesabını tutar, diğer kalfaların maaş ve masraflarını idare ederdi. Hiyerarşi olarak “hazinedar usta”ya bağlı idi.

 

Bunun dışında, padişah tarafından saray içinde ve dışındaki hanedan mensuplarına yazılan yazıları kaleme alan kişiye de “kâtip kalfa” denirdi. Ayrıca yeniçerilere ilişkin bütün işlemleri yapan “kâtib-i yeniçeriyân”, sekban bölüklerinin amiri sıfatıyla “kâtib-i sekban”, yeniçeri ocağının er ve rütbelilerinden ölenlerin terekesi ile ilgili işlemleri yapmakla görevli “kâtib-i beytülmal” olarak adlandırılmıştı. Saray kitaplığında kitap kopyası (istinsah) ile meşgul olmak üzere “kâtiban-ı kütüb”, şeyhülislâma bağlı fetva yazıcısı olan ve noterlik gibi işlemleri yapmakla da görevli “kâtib-i adil” yazıcılığa ilişkin diğer makamlardır.

 

İdarî yapı içinde kâtiplere farklı konum ve görevler verilmesi, kâtiplik mesleğinin idarede önemli bir yere ve işleve sahip olduğunun bir göstergesidir.

 

“KÂTİBİM”

 

Kâtiplerin idarî yapı içindeki derecelendirilmeleri ilk olarak Fatih devrine yapılan “Kanunnâme-i Âl-i Osman”da ayrıntılı olarak belirlenir. Buna göre Divan’da görevli kâtipler –ki bunlar arasında lisan bilmesinden ötürü görevlendirilmiş gayrimüslim kâtipler de yer almaktaydı– yüksek dereceli memur sayıldı.

 

II. Mahmud dönemine gelinceye kadar yukarıda sayılan derece ve unvanların gerektirdiği kıyafetleri kuşanan kâtipler, başlarına düz ve beyaz tülbentten ve adına “kâtibi destar” denilen özel bir sarık sararlardı. II. Mahmud’un ıslahat hareketleri ile birlikte, kâtibî destar yerini fese, diğer kılık kıyafet unsurları da yerlerini setre, pantol ve kolalı gömleklere bırakmakta gecikmedi.

 

İşte meşhur “Kâtibim” türküsünün kahramanı olan kâtibin yaşadığı devir, “setre-pantol-kolalı gömlek” üçlüsünün “kalıplı fes-baston-köstek ve monokl” aksesuarı ile tamamlandığı bu dönemdir. Bu hali ile türküde sembolleşen kâtip, on dokuzuncu yüzyılda Osmanlı’daki kalem efendilerinin tipik bir örneğini teşkil etmektedir.

 

(Ruhi Ayangil’in, “Kâtibim’i arar iken” yazısından yararlanarak.)

© 2016 Kenan Aydın