İnsan, Toprak ve İstanbul

Semerkand Dergisi / Mayıs 2014

Şehirler, medeniyetle özdeşleştirilen mekânlardır. Bu özdeşlik medeniyet kelimesinin kökünde de bulunur. Arapça’da “medeniyet” kelimesi şehir anlamına gelen “medine”den; İngilizce’de medeniyet anlamına gelen “civilization” kelimesi de şehir anlamına gelen “city” kelimesinden türetilir.

 

Ekonomik ve siyasî organizasyonların kompleksleşmesi ile oluşan şehirler, içinde yaşayanlarla ruh, şekil ve anlam kazanırlar. Her şehrin kimliği mekânın insanla girdiği ilişki sonrası oluşur. Toprak insan eliyle imar edilir ve sonuçta sokaklar ve mahallelerden oluşan bir şehir ortaya çıkar. Mekân insan eliyle şekillendikçe, şehrin insaniliği daha fazla açığa çıkmış olur.

 

Şehirlerin insanîleşmesi, insanca yüzler kazanması önce anlam düzeyinde gerçekleşir. İnsan, yaşadığı şehre önce bir ad verir. Bu adlandırma şehirlerden mahallelere ve oradan sokaklara yayılır. Her adlandırma, kimin zihninden çıkmışsa, ona dair izler taşır. Her iz, o insanın anlam dünyasından bir parçayı, şehre ve tarihe kazır. Böylece soyut anlam, somut bir geçekliğe dönüşür.

 

İstanbul, yüzyıllar boyunca eşsiz doğası ve benzersiz beşerî zenginlikleri ile insanlığa bir yaşam enerjisi sunar. İstanbul’un ruhu, İstanbul’da yaşamakla ve sokaklarında dolaşmakla hissedilebilir. Çünkü İstanbul, insanın şehirle girdiği ilişki bakımından ufuk açıcı örnekler taşımaktadır.

 

NUMARALI AMA KİMLİKSİZ SOKAKLAR

 

Zamanımızda “modern” olarak adlandırdığımız şehirlerde görmeye alıştığımız 21. cadde gibi numaralı adlandırmalar, biraz da şehirlerin tarihsizliğinin ve ruhsuzluğunun göstergesi gibidir. Bu durum, İstanbul’un ölçüsüz büyüdüğü kenar semtlerdeki numaralı sokak isimlerinde kolayca müşahede edilir.

 

Önceden tarla olan yerlerin bir kültür birikimi oluşmadan şehirleştiğini, oralara verilen sokak isimlerinden kolayca anlayabilirsiniz. Bu nedenle İstanbul’un Gaziosmanpaşa, Esenler, Bağcılar ve Ümraniye ilçelerinde 1’inci, 2’nci veya Poligon gibi cadde ve sokak isimleri ile karşılaşmamız, buraların şehre ve medeniyete dair kültür birikiminin olmadığını ortaya koyar.

 

Eski İstanbul, eski yerleşimcilerin eseriydi. İstanbul’un altın çağlarını yaşadığı dönemlerde, şehrin insanda türlü güzel duygular uyandıran bir havası vardı. Bu dönemde yağmuru bol şehirde asfalt yollar yoktu ama çok estetik Arnavut kaldırımları vardı. Bu kaldırımları iki taraflı kuşatan cumbalı evleri ile sokaklar

ayrı bir estetik değer taşırdı.

 

Her evin kendine ait bir bahçesi, her bahçenin bir şukûfecisi (çiçekçisi) olurdu. Bu şukûfeciler ürettikleri yeni çiçek çeşitleri ile gönüllerindeki güzellikleri bahçelere armağan ederler, bu armağanlar bir araya geldiğinde ise o romantik İstanbul sokakları oluşurdu.

 

Bugün İstanbul’un neyi kaybettiğini düşünüp bu şehre yeniden eski tadını vereceksek, öncelikle estetik değerlerin taşıyıcısı insanların, yeniden bu şehrin evlerinde, sokaklarında yaşaması gerektiğini bilmeliyiz.

 

Geçmiş zaman İstanbul’u, çiçek ve ağaçları ile bir bahçeyi andırırdı. Şehrin semt ve muhitleri, şukûfeleri ve şukûfecileri ile anılırdı. Bu ruh o zamandan bu zamana İstanbul sokaklarında birer ad olarak da olsa kalmıştır. Şehir o eski güzelliklerini kaybetse de, hâlâ tarihî varlığını sokak isimlerinden takip edebildiğimiz bir mekân olarak, geçmiş güzelliklerini bize hatırlatmaktadır.

 

İSTANBUL’UN SEMT İSİMLERİ

 

Sahi Üsküdar hâlâ yeşil olsa da Fıstıkağacı’nda fıstık, Çifte Çınar Sokağı’nda çınar kaldı mı? Ya da Üsküdar Bağlarbaşı semtine girerken o bağlar nerelerde başlıyor bilen var mı? Çavuş üzümü ile ünlü Bağlarbaşı’ndan bahsediyoruz.

 

Acıbadem’in bademleri günümüze ulaşmasa da ruhu hâlâ adında yaşamaya devam ediyor. Fındıklı’da fındık kalmadı, tıpkı Hatuniye Külliyesi’nin ellerimizde can verdiği gibi.

 

Laleli’de ne lale kaldı, ne de çiçek yetiştirebilecek ufacık da olsa bir alan... Para hırsının kuşattığı imar hamleleri, laleyi de bir nefeslik bahçeleri de ezdi geçti. Şimdi kişiliksiz parklara, yol kenarlarına yeniden dikilen laleler insana temas etmiyor. Albenili renklerine rağmen naylondanmış gibi bir yapaylık hissi bırakıyor.

 

Günümüz Beyoğlu’sunda bulunan Kamerhatun Mahallesi’nde ağaç kalmamış olsa da Ağaç Çileği Sokak, adıyla bile bize bir nostalji yaşatabiliyor. Bugün Asmalı Mescid’in asması da mescidi de tarihe gömülmüş ve hatta sokağı bir batakhane görünümünde. Adının yazılı olduğu tabelayı okuduğumuzda çoğu zaman akla asma da mescit de gelmiyor. Ancak şehir kültürüne duyarlı olanlar mutlaka o isimden asma kokusunu hâlâ duyuyordur.

 

BİR LALE MENKIBESİ

 

Peki İstanbul ve lale neden bu kadar yan yana durmaktadır? Lalenin bu şehirdeki hikayesinin başlangıcı nedir? Reşat Ekrem Koçu, bu sorulara “İstanbul Ansiklopedisi”nde “İstanbul Laleciliği” başlığı altında bir menkıbe ile şöyle cevap verir:

 

“Aziz Mahmud Hüdâyî hazretlerinin tekkesinde oradakilerin pabuçlarını diken bir derviş vardır. Hüdâyî hazretleri bir gün bu dervişin odasına girdiğinde lale soğanlarıyla meşgul olduğunu görür ve bunları ne yapmak istediğini sorar. Derviş:

 

 

– Şeyhim, bunlar memleketimin dağlarında yetişmiş hatıralar, bir yere ekeceğim. Bendeniz burada terbiye oldum, bakalım himmetinizle bu soğanlar ne olacak, diye cevap verir. Bu cevap üzerine Hz. Hüdâyî:

 

– Pabuççu Lalesi mübarek olsun, buyururlar.

 

Netice olarak o soğanlardan yetişen laleler “Pabuççu Lalesi” adıyla çiçekçi kayıtlarına geçer. Hüdâyî tekkesinde başlayan lale merakı daha sonra bütün İstanbul’u sarar.”

 

(Bekir Cantemir’in “İstanbul Çiçek, Çiçekistanbul” ve Ferda Olbak Mazak’ın “İstanbul’da Fasl-ı Lale” yazılarından yararlanarak.)

© 2016 Kenan Aydın