Harem Kapısından Sızanlar

Semerkand Dergisi / Aralık 2013

Harem kelime olarak korunan, kutsal ve saygıdeğer yer anlamına geliyor. İslâm mimarisinde ise harem ev, konak ve saraylarda genellikle iç avluya bakacak şekilde planlanan, kadınların yabancı erkeklerle karşılaşmadan günlük hayatlarını sürdürdükleri kısma verilen isim. Bu bölüme, hane kadınlarıyla İslâmî ölçülere göre yakınlığı bulunmayan erkeklerin (nâmahrem) girişi doğru bulunmuyor.

 

Bu hassasiyet sebebiyle sarayların harem bölümü, yabancıların kesinlikle giremediği ve esrarını çözemediği bir yer. Birçok yabancı devlet adamı ve eşleri, bu gözden ırak hayatı çözebilmek için araya hatırı sayılır elçiler koymalarına rağmen amaçlarına ulaşamamışlar. Oryantalist yazar ve ressamlar ise kendilerince hayallerinde tasarladıkları harem manzaralarını sayfalara ve tuvallere döküp kolay yoldan şöhret ve servet elde etmişler.

 

Pek çok konuda olduğu gibi harem konusunda da gerçekleri dile getiren bilgilerin aktarılmasındaki ihmal ve yetersizlikten kaynaklanan boşluğu, ne yazık ki oryantalistlerin “tasvirleri” doldurdu. Tasvirlerin yaygınlığı ve gördüğü itibar nedeniyle haremin gerçek misyonu günümüzde bile net bir şekilde anlaşılmış değil. Oryantalistlere göre elinde ezici bir güç bulunduran padişahlar, avuçlarının içindeki dünyanın her türlü nimetinden ölçüsüzce yararlandı. Peki, hakikat böyle midir?

 

OSMANLI’DA HAREM

 

Osmanlı devlet teşkilatı, “Birûn” ve “Harem-i Hümâyûn” olmak üzere iki ana bölümden oluşuyordu. Birûn, saray ahalisinin dışında kalanları kapsarken, Harem-i Hümâyûn tabiri ise saray içinde yer alan Enderun ve Harem müesseselerini ifade ediyordu.

 

Enderun’u Osmanlı’nın erkek yöneticilerinin, haremi ise padişah, şehzade ve sair devlet adamlarının eşlerinin yetiştiği bir mektep olarak tanımlamak mümkün.

Padişahların anneleri, hanımları, kızları ile onlara hizmet eden usta, kalfa ve cariye gibi kadın hizmetçilerin de yaşadığı harem aynı zamanda bir eğitim kurumu. Yani günümüz mantığıyla düşünürsek, harem için “kadınlar akademisi”

demek yanlış olmaz.

 

Dört asır boyunca Osmanlı Devleti’ne hizmet eden Harem-i Hümâyûn, Fatih Sultan Mehmet Han zamanında devlet ve saray teşkilatının gelişmesine paralel

olarak kurumsal kimliğine kavuştu. Osmanlı idaresi haremde disiplinli bir eğitimden geçen cariyeleri (başta padişah ve saltanat mensubu erkekler olmak üzere) Enderun’da yetiştirilen sadrazam, paşa ve diğer devlet görevlileri ile

evlendirerek merkezî bir devlet erkânı oluşturmayı amaçlıyordu.

 

Harem kapılarından birinin üzerindeki kitabede “Bize hayırlı bir kapı aç” duasının yer alması, burada yaşayan kızların dilerlerse uygun insanlarla evlenebileceğine işaret eder. Ne var ki haremdeki bütün kızları parlak bir geleceğin beklediği yönünde bir değerlendirme yapmak da mümkün değil. Çünkü kısmeti çıkmayan ve ömrünün sonuna kadar sarayda kalan

kızlar da var.

 

Haremde eğitim denilince Osmanlı-Rus savaşından sonra esir alınan Hoşneva adlı bir hanımın tanıklığını da önemsemek gerek. Şöyle diyor: “Harem’de bize bir köle gibi davranmıyor, ağır işlerde çalıştırmıyor, aksine bizi eğitiyorlardı. Bizlere acemi diyorlardı. ‘Sarayda terbiye olmayan, hiçbir yerde terbiye öğrenemez. Harem terbiye mektebidir.’ demişlerdi. İnsanlara verdikleri değer bana insanlığımı hatırlattı.”

 

BİZE BIRAKILAN MİRAS

 

Kendisini halkın annesi olarak gören hanedan kadınları, kurdukları vakıflar ve inşa ettikleri hayır kurumlarıyla öncü olmuşlar ve bir anlamda günümüzün sivil toplum örgütlerinin hedeflediği yolu o günden açmışlardı. Harem sakinleri kişisel servetleri ile halkın istifade edeceği külliyeler, medreseler, şifahaneler, camiiler, çarşılar, hanlar ve imarethaneler yaptırmakta birbirleriyle yarışmışlardır.

 

İstanbul başta olmak üzere, Osmanoğulları’nın hüküm sürdüğü her yerde bu eserlere rastlamak mümkün. Harem sakinlerinin yaptırdığı hayır kurumlarından bazıları günümüzde de hizmet vermeye devam ediyor. Belki de Hürrem, Kösem, Safiye ve Nurbanu Sultanları ölümsüzleştiren sır, arkalarında bıraktıkları paha biçilemeyen eserlerde yaşayan hatıralarıdır.

 

Haremde yetişen kadın sultanların yaptırdığı hayır kurumlarını yazacak olsak sayfalar dolusu yer tutar. En önemlilerinden birkaçını zikretmemiz gerekirse, hiç şüphesiz haremin en cömert sakinlerinden biri olan Mihrimah Sultan’dan başlamak gerekir. Kanunî Sultan Süleyman’ın kızı Mihrimah Sultan Üsküdar’da ve Edirnekapı’da Mimar Sinan’a yaptırdığı cami ve içinde medrese ile imareti bulunan külliye bugün hâlâ kullanılıyor.

 

III. Ahmet’in annesi Emettullah Gülnuş Sultan’ın cömertliği, Edirnekapı’da Yeni Valide Cami gibi şaheser niteliğindeki yapıların ortaya çıkmasına vesile oldu. İstanbul’da dönemin en büyük iş merkezinin yanı sıra, birçok külliyede I. Ahmet’in eşi Kösem Sultan’ın hayırseverliğini görmek mümkün.

 

Sultan Abdülmecit’in annesi Bezmiâlem Valide Sultan’ın yaptırdığı Vakıf Gureba Hastahanesi ve İstanbul Kız Lisesi günümüze kadar ulaşan ve halka hizmet vermeye devam eden kurumlar. Sultan III. Murat’ın hanımı Safiye Sultan’ın yaptırdığı Mısır Çarşısı ve külliyesi, II. Selim’in kızı İsmihan Sultan’ın çok sevdiği kocası Sokullu Mehmet Paşa adına yaptırdığı külliyeler, haremin cömert annelerinden bize kalan miraslar arasında. Ayasofya ve Sultanahmet Camileri arasında yer alan, I. Abdülhamit’in kızı Esma Sultan’ın yaptırdığı uzun ve kubbeli yapı günümüzde halı müzesi olarak hizmet veriyor.

 

II. Selim’in hanımı Nurbanu Sultan’ın vakfı Çemberlitaş Hamamı, Zeynep Hanım’ın vakfı Zeynep Kâmil Hastanesi, I. Mahmut’un annesi Saliha Sultan’ın yaptırdığı çeşme, Kanunî’nin hanımı Haseki Hürrem Sultan’ın yaptırdığı külliye içindeki Haseki Hastanesi halkın hâlâ istifade ettiği kurumlar. Sultan Abdülaziz’in annesi Pertevniyal Valide Sultan’ın kendi adıyla anılan caminin yanı sıra yaptırdığı Pertevniyal Lisesi de halka hizmet etmeye devam ediyor. II. Mahmut’un kızı Adile Sultan’ın Haliç kıyısına inşa ettirdiği okul binası kütüphane olarak bölge halkına hizmet ediyor.

 

Fakirlerin barınması ve beslenmesi için Eyüp’te II. Mustafa’nın hanımı Mihrişah Sultan tarafından yaptırılan imarethane, bugün de aynı amaç doğrultusunda faaliyet gösteriyor.

 

Hep merak konusu olan saray hareminin kapısından böylesi bir hayırseverlik

ve cömertlik sızarken, yabancıların kendi fantezi dünyalarını esas alarak ürettikleri tasvirlerin, gerçeğe taban tabana zıt birer hayal ürünü olduğunu söylemeye gerek var mıdır?

 

(Nurten Ertul’un “Kadınlar Akademisi Harem” başlıklı yazısından yararlanarak.)

© 2016 Kenan Aydın