Göklere Yazı Yazma Sanatı

Semerkand Dergisi / Ağustos 2013

Ramazan’da camilerimizi süsleyen mahyaların nasıl kurulduklarını bilir misiniz? Osmanlı dehasının güzel tezahürünü zevkle seyrederken bu suali kendinize elbet sormuşsunuzdur? O halde bu yazıyı okuyunuz. Sualin cevabını bulacaksınız.

 

Bütün Ramazan İstanbul’un minarelerini süsleyen mahyalar, Osmanlı’nın iki asır evvel semada yazı yazmak için bulduğu dahiyane bir keşiftir. Frenkler şimdi tayyare ile gökte yazı yazmaya çalışıyorlar. Fakat bu yazı dumanla yapıldığı için pek zevksiz oluyor. Halbuki mahya öyle mi, saatlerce semada inci gibi, yıldız gibi parlayan kandillerle yapıldığı için hem güzel hem de dayanıklı oluyor.

 

İslâm Dünyası’nda mahya yapmak, semada yazı yazmak şerefi yalnız Osmanlı’ya aittir. Şimdiye kadar bunu hiçbir millet yapamamış, hatta Osmanlı’yı taklitte muvaffak olan bile dahi çıkmamış.

 

Mahyayı ilk defa Hicri 1123 (Miladi 1711) tarihinde Kefevî isminde bir Türk hattatı icat eder. Kefevî Efendi üzerinde yazı olan bir çerçeveyi kandille iki minare arasında örmeyi düşünür ve aylarca uğraştıktan sonra, evvela herkese garip görünen bu fikrini geliştirip sonra uygulamaya kanaat getirir. O vakit projesini zamanın padişahına bildirir ve iki minare arasında, kandille bu uygulamayı yapmak için müsaade ister. Sultan bu fikri çok beğenir. Çıkan irade üzerine Kefevî Efendi elindeki çerçeveyi Fatih Camii’ne yapar.

 

Kefevî Efendi’nin bu muvaffakiyeti o vakit İstanbul’da büyük bir alaka uyandırır. Herkes bir gece karanlık içinde semadan birer birer inen kandillerin bir araya gelerek ortası yazılı süslü bir çerçeve vücuda getirdiğini görünce hayret ederler. Bu muvaffakiyetten sonra Kefevî Efendi minareden minareye gerdiği ipler üzerinde Ramazan gecelerinde muhtelif yazılar yazar.

 

İki asırlık bir maziye sahip olan bu icat Kefevî Efendi’den sonra adet oluverir. Yetiştirdiği mahyacılar sayesinde bu sanat da nesilden nesile intikal ederek bugüne kadar yaşar.

 

MAHYACI ALİ EFENDİ

 

Zamanımızın en kuvvetli mahyacısı Sultanahmet’te bu Ramazan da yazılarını gördüğümüz Ali Efendi’dir. Ali Efendi henüz 21 yaşında orta boylu, tıknaz, pehlivan yapılı bir gençtir. Yaşının küçüklüğüne rağmen mahyacılıkta birçok yenilik vücuda getirir. Şimdiye kadar yazılan mahyalarda 200 kandili geçemedikleri halde, Ali Efendi ilk defa bu sene 400 kandillik yazılar yazmaya ve iki satır üzerinden mahya tertip etmeye muvaffak olur.

 

Bu İstanbul çocuğu, daha sekiz yaşında iken minarelerde heyecan ile seyrettiği mahyaları evinin küçük bahçesinde tatbike teşebbüs eder. Ali Efendi, iki ağaç arasında iki ip gerer, bir kağıt üzerine elinin döndüğü kadar yazı yazar. Sonra ipler üzerine atkestanesi veya mısır tanesi bağlayarak yazıyı kopya etmeye başlar. Mahyalarda kullanılan halkaların yerine de boncuk kullanır. Bahçede günlerce uğraşır durur. Onun en zevkli oyunu, en tatlı meşgalesi bahçede mahya kurmaktır artık.

 

Bu heves onu, on iki yaşında mahyacı yapar. Küçük Ali bir gün Fatih Camii Şerifi mahyacısı Şerif Efendi’ye çırak olur. Bunu bir para mukabilinde değil, sırf kendi merakını tatmin için yapar. Birkaç gün çıraklık ettikten sonra mahyacılığı

öğrenir.

 

Birçok geceler Şerif Efendi mahyanın kurulmasını artık Ali’ye bırakır. Ali bir senelik tecrübeden sonra dağılan Sultanahmet mahyacılığı için imtihan bile verir. İmtihanda muvaffak olur ve 14 yaşında Sultanahmet mahyacısı olur. İşte o vakitten beri Sultanahmet’in mahyalarını kuran, gökte kandillerle o emsalsiz yazıları yazan bu küçük sanatkârdır. Ali Efendi mahyanın yazılarını yazmak için hüsnü hat öğrenmek üzere bir müddet Medresetü’l-Hattâtîn’de de okur. İşte Ramazan’da Sultanahmet’in minareleri arasında gördüğümüz o muntazam yazı, doğrudan doğruya Ali Efendi’nin yazısıdır.

 

NASIL KURULUR?

 

Mahya kurmak zannedildiği kadar basit ve sade bir iş değildir. Kendine göre incelikleri, müşkülleri ve sanatı vardır. Bir Ramazan içinde yazılan mahyalar için bir senelik hazırlık yapmak lazımdır. Bir aylık mahya için dört-beş yüz kandile ihtiyaç vardır. Bu kandillerin hazırlanması, bağlanması, fitillerin yapılması aylarca iş ister. Mahya kandillerinde kullanılan fitiller dere kenarlarındaki sazlardan yapılır. Bu sazlar alınır, kurutulur, sonra kıl gibi ince elyafa ayrılır. Bu elyaf pamuklara sarılır, fitil yapılır. Bir Ramazan’da 10 bin fitile ihtiyaç vardır. Günde 300 fitilden fazla yapmak mümkün değildir. Sonra ipleri hazırlamak, kandillerin kutularını tamir ettirmek ayrı bir iştir. Hülasa Ramazan ayının 30 günü yazılan yazı için bir sene çalışmak ve hazırlanmak lazımdır.

 

Fakat gecenin soğuk rüzgârı karşısında minarenin üçüncü şerefesinde saatlerce kandil sarkıtarak yazı yazmak her adamın yapabileceği bir iş değildir. Bütün bu müşküllere, bütün bu yorgunluklara rağmen mahyacılara verilen aylık nedir bilir misiniz? Ayda 40 kuruş. Bu gülünç maaşın sebebi vaktiyle mahyacı maaşlarının altın hesabıyla 40 akçe üzerinden verilmesidir. Ekmeğin 5 para olduğu zamanlarda verilen bu 40 kuruş aynen muhafaza edilmektedir, hayret!

 

Bu işin ustası bugünün yegâne ustası Ali Efendi bize şu suretle anlatır: “Bir yazının yazılması kandilin miktarına göre yarım saatten iki saate  kadar sürebilir. Her akşam Sultanahmet’te gördüğümüz yazıyı ben hazırlarım. Minarede iki kişi kandil taşır. Bir kişi kapakları kapar. Bir kişi asar. Bir kişi de yedek ipi çeker. Bütün bu adamların maaşını ben aldığım 40 kuruştan veririm. Bu iş iki elle de yapılmaz. Sanat merakı bizi de bu sahada fedakâr kalmaya mecbur etmiştir. Aldığımızı yine bu iş uğruna sarf ederiz, hayatımızı dışarıda kazanmaya mecbur oluruz.”

 

Ali Efendi’ye göre mahyacılık pek yakında büyük bir ilan vasıtası olacaktır. Fakat minareler arasında ilan yazmak doğru değildir. Her yerde, iki ağaç arasında dahi mahya mümkünken cami minarelerine umalım ki ilan asılmaz.

 

(1909 tarihli Ramazan Mecmuası’nın birinci sayısında yayımlanan bu yazı Yusuf Çağlar’ın çevirisinden sadeleştirilmiştir.)

© 2016 Kenan Aydın