Gemileri Yakmak

Semerkand Dergisi / Mart 2013

Endülüs olarak adlandırılan coğrafya, Akdeniz’in kuzeybatı ucunda İspanya ve Portekiz’i içine alan İber Yarımadası’nı kapsar. Tarih, kültür ve medeniyet açısından büyük ve sıradışı bir tecrübeye atıfta bulunan Endülüs hakkında ne söylenirse söylensin, Endülüs aynı zamanda bir trajedinin adıdır. Aradan asırlar geçmesine rağmen bu gerçek tazeliğini korumuştur. Nitekim Müslümanlar tarih içerisinde Endülüs’ü hatırlatan başka trajediler de yaşamıştır. Mesela Kafkasya’da Bosna’da,

Irak’ta, Filistin’de yaşananlar da bir bakıma Endülüs acısıdır.

 

Endülüs demek, öncelikle tarihin gördüğü en büyük komutanlardan biri olan Tarık b. Ziyad demektir. Süreci başlatan odur. Tarık b. Ziyad, 711 yılında Kuzey Afrika genel valisi Musa b. Nusayr ile birlikte adeta bir imkansızı başarır. Askerleriyle birlikte Cebelitarık boğazını geçerek İspanya’ya çıkar. Çıkar çıkmaz ilk işi ise gemileri yaktırmak olur. Düşman ordusuyla karşı karşıyadır şimdi. Arkada deniz, önlerinde düşman ordusu... Askerlerine hitaben şöyle der büyük komutan:

 

“Askerlerim! Görüyorsunuz ki, arkanızda deniz, önünüzde düşmanlar ve kaçacak hiçbir yeriniz yok. Vallahi sabır ve sebattan başka yapacağınız bir şey de yok. Düşmanımızın bütün gücüyle üzerimize geldiği apaçık ortada. Üstelik yiyecek ve teçhizatı da bol. Halbuki bizim kılıçtan başka silahımız ve düşmanın elinden alacağımız yiyecekten başka erzağımız yok. (…) Ölümden korkmazsanız bu fırsatı değerlendirmek ve zafere ulaşmak mümkündür. Şunu kesinlikle biliniz ki, bu savaşta ben sizden daha çok güvende değilim. En ucuz malın can olduğu bu pazara sadece sizi sürmüyor, aksine önce kendi canımdan başlıyorum. Canınızı düşünerek benden yüz çevirmeyin. Siz de benden fazla bir zorlukla karşılaşmayacaksınız. Sizin payınıza da bana düşenden fazlası düşmeyecek. Hepimiz aynı kaderi paylaşıyoruz.”

 

Bu söylevin ardından başlayan ve çok çetin geçen savaşın neticesinde Endülüs yolu açılır ve İslâm bu topraklarda da 711’den 1492 yılına kadar, yaklaşık 800 yıl egemen olur.

 

(Mustafa Özçelik’in “Endülüs’ten Endülüs’e” başlıklı yazısından yararlanarak.)

 

BİR ARADA YAŞAMA SANATI

 

Yeryüzünde farklı din ve inanç guruplarının bir arada yaşayarak dünya barışına katkıda bulunmaları, geçmişte de günümüzde de önem arz eden bir konu. Bu

idealin ne ölçüde uygulamaya dönüştüğü ayrı bir tartışma olsa da, bir arada yaşama tecrübesinin en güzel örneklerini İslâm’ın ilk dönemlerinden başlayarak Osmanlı

sonuna kadar İslâm tarihinin içinde bulabiliyoruz. “Öteki” denilen diğer inanç mensuplarıyla bir arada yaşama tecrübesi açısından İslâm tarihi, Hıristiyanlık tarihiyle

karşılaştırılamayacak kadar zengin.

 

İslâm’ın ilk dönemi olan Asr-ı Saadet’ten itibaren diğer din mensuplarıyla dinî, siyasî, ekonomik ve sosyal içerikli ilişkiler hep yaşanmış. Bunun en dikkat çekici örneği ise “Medine Vesikası” ile Hz. Peygamber s.a.v.’in Medine’de yaşayan Yahudilerle Müslümanları bir anlaşma etrafında buluşturmasıdır. Bu olay, bir arada yaşama tecrübesinin dünya tarihinde en önemli örneklerden birisidir.

 

Endülüs’te de benzer bir durumla karşılaşıyoruz. Sekiz asırlık İslâm hakimiyeti altında Müslüman, Hristiyan ve Yahudilerin aynı topraklarda ciddi problemlerle karşılaşmadan yaşadığını dost düşman herkes kabul ediyor.

 

Endülüs fethedilmeden önce Hristiyan yöneticiler tarafından baskıda tutulan, zorla Hristiyanlaştırma politikasına maruz bırakılan Yahudiler, Müslümanların insaflı ve adaletli yaklaşımları ile varlıklarını rahatça sürdürmüşlerdi. Aynı politika Hristiyanlar için de geçerlidir.

 

Gayri Müslimlere Hz. Peygamber s.a.v. döneminde verilmiş hak ve hürriyetlerin Endülüs’te de uygulandığını, Musa b. Nusayr’dan sonra Endülüs’te valilik yapan Abdülaziz b. Musa’nın, Mürsiye bölgesi hakimi Teodomiro ile yaptığı anlaşmadan anlıyoruz. Anlaşma metninde geçen bir pasaj ise şöyle:

 

“Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla. Abdülaziz b. Musa b. Nusayr’dan Tudmir (Teodomiro) b. Abduş’a... Teodomiro barışı kabul etmiş ve bunun karşılığı olarak kendisine Allah’ın ahdi ve zimmetiyle Rasulullah’ın zimmeti verilmiştir. Anlaşma şartlarına uydukları sürece onun ve onun idaresindeki herhangi bir Hristiyan’ın mallarına zarar verilmeyecek, kendileri, çocukları ve kadınları öldürülmeyecek ve esir edilmeyecektir. Dinleri sebebiyle aşağılanmayacaklar (dinleri konusunda herhangi bir engelle karşılaşmayacaklar), kiliseleri yakılmayacak…”

 

Vesika metninin sonunda ise anlaşmanın tarihi olarak 94 yılı Recep ayı (Nisan 713) yazılıdır.

 

(İsmail Hakkı Atçeken’in “Endülüs’te Bir Arada Yaşama Tecrübesi Üzerine” başlıklı yazısından yararlanarak.)

 

ENDÜLÜS’TEN GELEN FERYATNÂME

 

Sebebi ve mazereti her ne olursa olsun, aralarında Osmanlıların da bulunduğu Memlûkler, Hafsînler, Sa’dîler gibi o günün Müslüman devletlerinin yardımları yetersiz kaldığı için Endülüs’te Benî Ahmer idaresi 1492 yılında sona erer. Aynı yıl içinde Yahudi Endülüslüler ülkeden toptan sürgün edilir ve bunların büyük kısmı Osmanlı ülkesine kabul edilir. Kendilerine eman verilen geride kalmış müslüman Endülüslülere karşı ise kısa süre sonra Hıristiyanlaştırma baskısı başlar.

 

Baskılar karşısında bunalan Müslümanlar, eskiden olduğu gibi yine diğer Müslüman kardeşlerinden, özellikle de Osmanlı’dan yardım isterler. Sultan Bayezid’e ikinci kez yazdıkları 104 beyitlik Feryatnâme şöyle başlar:

 

“Efendimiz Halifemiz’e daim kerîm selam olsun.

Kâfirleri alaşağı eden şerefli Yüce Efendimiz’e selam olsun.

Her yerde Allah’ın yardımıyla zaferler ve mülkler kazanana selam olsun.

Şehirlerin en kıymetlisi İstanbul’a yerleşen Efendimiz’e selam olsun.

Allah’ın ordu ve Türklerle süslediği ülkenize selam olsun.

Allah sizi bütün milletlere hakim ve şerefli kıldı, size selam olsun.

Kadıya ve onun gibi değerli âlimlere selam olsun.

Din ve takva ehline ve meşverette söz sahibi olanlara selam olsun.

Batıda, Endülüs’te gurbet diyarında kalan kölelerden size selam olsun.

Karanlık ve büyük Rum denizinin ortasında kalanlardan selam olsun.

Büyük bir musibete uğrayan kölelerden size selam olsun.

Şerefli bir hayattan sonra sakalları yolunan dedelerden size selam olsun.

Sokaklarda örtüleri çekilip yüzleri açılan kadınlardan size selam olsun.

Zorbalıkla sürüklenip götürülen, tecavüz edilen tazelerden size selam olsun.

Domuz eti ve murdar et yemeye zorlanan ninelerden size selam olsun.”

 

(Lütfi Şeyban’ın “Endülüs’ten Bir Güzellik Şiiri Bir de Feryatnâme” başlıklı yazısından yararlanarak.)

© 2016 Kenan Aydın