Eski Oyunlarımızı Niçin Unuttuk?

Semerkand Dergisi / Ekim 2013

“Çocuklar artık Seksek, Üçtaş, Birdirbir oynamıyorlar. Sevmiyorlar eski oyunları. Bilgisayar ve Atari oyunları ile meşgul her biri. Halbuki biz o eski oyunları ne çok oynardık. Sokağa çıkar, akşam dönerdik eve. Sokaklar bizim için oyun yeri idi.

Kışın bile sokakta oynanacak oyunlarımız vardı. Akşam gelen misafirlerin çocukları ile evde oynayabileceğimiz oyunlar bulurduk.”

 

Siz de böyle düşünüyorsanız, gelin biraz tartışalım. Önce bir durumu teyit etmek için ufak bir araştırma yapalım. Çevremizdeki çocuklara çocukluğumuzda keyifle oynadığımız beş on oyunun adını söyleyelim. Bakalım, bilen çıkacak mı? Çocuklarımızın eski oyunları bilmek şöyle dursun, adlarını bile duymadıklarını

göreceğiz.

 

Evet, çocuklarımız geleneksel oyunları oynamıyorlar. Çünkü o oyunları bilmiyorlar. Bilmedikleri bir oyunu nasıl sevsin, nasıl oynasınlar?

 

Çocukların eski oyunları bilmemeleri şaşılacak bir durum değil aslında. Onlara o oyunları öğretmesi gerekenler; anneler, babalar, dedeler, ablalar, ağabeyler görevlerini yapmadılar, kendi oynadıkları oyunları çocuklara öğretmediler. Öğretmedikleri gibi, sokaklarda oyun oynanabilecek bir alan da bırakmadılar. Geleneksel çocuk oyunlarından vazgeçenler, bugünün çocukları değil, onların büyükleri olan bizleriz.

 

Biraz abartılı olmakla birlikte şu gerçeğin altını çizmek faydalı olacaktır: Bazı çocuklarımız keşkek, tarhana, ev yoğurdu ve pekmezini neden bilmiyorlarsa, eski oyunları da onun için bilmiyorlar. Köylerinin adını veya iki üç kuşak önceki dedelerinin isimlerini neden bilmiyorlarsa, eski oyunlarımızı da onun için bilmiyorlar.

 

Köyden kente göçmemiz ve modernleşme çabamız bizim “kopuş” hikâyemizdir. Son iki yüz yıldır doğal bir süreç yaşamadık. Onun için fikirlerimiz doğal sosyolojik süreçlerin değil, sosyal mühendisliklerin ürünüdür. Bugüne gelişimiz, suyun doğal yollarla denize kavuşması gibi değil. Elbet bütün insanlık son yüzyıllarda bu hengâmeyi az çok yaşadı. Biz ise “travmatik” boyutlarda yaşadık. Geleneksel çocuk oyunlarının durumu ayrı bir hikâye değil, bu kopuşun ve bu travmanın bir cüzüdür.

 

“Çocuklarımız, geleneksel çocuk oyunlarını bilmedikleri için oynamıyorlar” tespitinin ardından, “çocuklarımıza o güzel eski oyunları öğretsek ne güzel olur, hemen oynamaya başlarlar” diye bir cümle kurmak niyetinde değilim. Çünkü basit bir çaba ile böyle bir sonuç elde etmek mümkün değil.

 

Kültürel unsurlar, sadece bilgi aktarımı ile değil, uygulama ile sonraki nesillere geçer. Bu geçişi sağlayacak bir ortam gerekir. Tam bu noktada “kültürel iklim” ifadesi o kadar anlamlı duruyor ki... Çocuk, çelik- çomak veya birdirbir oyununu ağabeyi, ablası, komşu çocukları ile oynayabilseydi bu oyunlar sonraki nesle geçmiş olacaktı. Bu geçiş esnasında oyunlar doğal değişimini ve gelişimini sürdürecek, teknolojik ve kentsel gelişmelere göre de bazı oyunlar yeni formlar, şekiller kazanacaktı. Muhtemelen şöyle bir sonuç meydana çıkacaktı.

 

• Geleneksel oyunların bir kısmı çocuklarca hiç değiştirilmeden oynanmaya

devam edilecekti.

 

• Bir kısmı başka oyunlarla karşılaşacak, bu karşılaşma sonrası değişime uğrayarak yeni halleriyle varlıklarını sürdüreceklerdi.

 

• Bir kısmı kentleşme ve teknolojik gelişmelerin etkisiyle yeni formlara (bilgisayar, internet, lunapark, oyun parklarına) uyarlanacaktı. Mesela seksekin internet versiyonu olacak veya birdirbirin ilham verdiği bir bilgisayar oyunu çıkarılacaktı. Hatta lunaparklarda ip atlamanın yeni versiyonları ile karşılaşacaktık. Bezirgânbaşı veya körebe oyununun hızlandırılmış şekli dev oyun parklarında kendine yer bulacaktı. İstop oyunu belki de olimpiyatların gösteri oyunlarından biri olacak, saklambaç kentlere uygun yeni bir şekille oynanmaya devam edilecekti. Belki de mimarlar, mühendisler kentleri ve apartmanları inşa ederken planlarına oyun alanları da ekleyeceklerdi.

 

Böyle olsaydı, geleneksel çocuk oyunları değiştirilmeden veya yeni formlarla varlıklarını sürdürecek, az bir kısmı unutulacaktı. “Böyle olsaydı...” Yani köyden kente göçmemiz ve modernleşme çabalarımız “kopuş” şeklinde olmasaydı. Kopuş olmasaydı veya kopuştan hemen sonra, ne yapmalıyız, sorusunun cevaplarını

doğru şekilde verebilseydik...

 

“Batının teknolojisini alalım, ahlâkını almayalım” cümlesi, söylendiği dönem için işe yarar görünen bir çıkış olsa da, eksik yanları vardı. Teknolojisini aldığımız Batı’dan doğrudan ahlâk almadık ama “biçim” aldık. Bilgisayar, içinde çocuk oyunlarıyla geldi. Oyunlar, doğal olarak geldiği toprakların kültür, din, medeniyet unsurlarından izler de getirdi. Elbet biçimler, simgeler, içinde bir miktar “ahlâk” da barındırırdı. Fark edemedik...

 

Derdimiz “ağıt yakmak” değil. İki yüzyıllık yolculuğumuzu bir de çocuk oyunları açısından fotoğraflamak istedik. Çözüm var mı, diye sorarsanız, mümkündür, deriz. Konuşmalıyız, tartışmalıyız, çalışmalıyız.

 

Şimdi büyüklere şu soruyu soralım: Bir dakikada eski çocuk oyunlarından kaç tanesini sayabilirsiniz?

 

Zorlanacağınızdan kuşkum yok. En iyisi ben size kopya vereyim. Uzun eşek, mendil kapmaca, birdirbir, bezirgânbaşı, seksek, ortada sıçan, yakar top, beştaş, ip atlama, topaç, cızır bızır, çındırpır, dalye, hınbıl, isim-şehir, deleme, ebe-sobe, ferfene, gece-gündüz, istop, köşe kapmaca, kutu kutu pense, kurt-kuzu, saklambaç, dokuztaş... Biz bir nefeste bunları sayabildik. Siz devam edebilirsiniz.

 

(Erol Erdoğan’ın “Çocuklar geleneksel oyunları sevmiyor diyorsanız bir daha düşünün” adlı yazısından yararlanarak...)

© 2016 Kenan Aydın