Ehl-i Hıref’ten Sanayiye

Semerkand Dergisi / Temmuz 2013

Bizim gelenekteki tasarım ve sanayi kaynaklarını daha iyi kavrayabilmek için, Osmanlı İmparatorluğu döneminde meydana getirilen “Topkapı” ve “Dolmabahçe” saraylarını değişik açılardan ve daha yakından ele almak gerekir.

 

Topkapı Sarayı, 1450’li yıllarda başlayan özgün “Doğu” düşüncesinin oluşturduğu tasarım sürecinin, 350 yıllık simgesi mahiyetindedir. Buna karşılık 1850’lerin “Sanayi Devrimi”nin çarpıcı ve etkin bir örneği olan 150 yıllık Dolmabahçe Sarayı, evrensel değişim içindeki yeni dönemin simgesi olarak karşımızda duruverir.

 

Topkapı Sarayı’nın yapıldığı ilk dönemdeki sanayi ve tasarım ürünleri, genellikle Anadolu sanayi ve tasarım mirasının uzantısıydı. Bu açıdan bakılırsa Saray, çok önemli bir değişim ve tasarım ortamına zemin hazırlamış gözüküyor. Ancak hiç kuşkusuz İstanbul ile birlikte yeni imparatorluk yeni mekanlarını, ürünlerini ve tasarım simgelerini de yeni bir yöne taşıyacaktı. İlginç olan nokta tam da burası. Çünkü bu nedenle Topkapı Sarayı ile birlikte oluşturulan ve yüzlerce yıl boyunca çok önemli görevler yapacak olan, “Saray Tasarımcıları” diyebileceğimiz bir çalışma düzeni kurulmuştu.

 

Döneminde “ehl-i hıref” yani “işinin ehli” ya da “işinde üstat” olarak tanımlanan bir topluluk, aslında günümüz sanayi kuruluşlarındaki araştırma-geliştirme ortamına benzer biçimde çalışır. Saray desteğindeki bu özel kadro, her mesleğin en üst düzeydeki ve “gerçek ustalardan” oluşur.

 

Topkapı Sarayı ile birlikte bugün “geleneksel Osmanlı evi” olarak da isimlendirebileceğimiz mekan kimliğinin özellikleri ve tasarım ilkeleri belirlenir. “Ehl-i hıref”in öncüsü olduğu bütün tasarımlar, Topkapı Sarayı düzeninin hayata geçirilişi ile de doğrudan bağlantılıdır. Bu ürünler bazen bir mimarî mekan, bazen bir çini, bazen bir halı, kumaş veya mücevher oluverir.

 

DEĞİŞİMİN BAŞLANGICI

 

1800’lü yıllarda Batı’daki Sanayi Devrimi -bütün dünyada olduğu gibi- her yere makinelerin sesini götürür. Oysa Topkapı Sarayı’nın doğaya dönük, tek katlı ortamında insan sesi, rüzgâr sesi, kuş sesi, at sesinden başka bir ses duyulmazken “makine” sesi ile birlikte yaşam bulan “Sanayi Devrimi” böyle sessiz bir sarayda nasıl karşılanabilirdi? “Büyük değişim” ancak mekanı, kuralları, sanayii, teknolojisi, malzemesi ve ürün tasarımı açısından uygun olan yeni bir saraydan takip edilebilirdi.

 

Bu yüzden Osmanlı’da yeniliğin simgesi olan Dolmabahçe Sarayı, döneminin en Batılı sanayi malzemesi ile tasarlanır, inşa edilir, bütün mekanları da en yeni ürünlerle donatılır. Dolmabahçe Sarayı yapıldığı yıllarda değişimin simgesidir artık.

 

Yaklaşık 350 yıl boyunca ülkedeki tasarım kararlarında öncü roller oynamış olan Topkapı Sarayı tek katlı ortam içinde doğa odaklı bir yaşamın çok önemli bir “simge saray” gerçeğiydi. Oysa 1850’li yıllardan başlayarak adeta dünyayı yeniden biçimlendiren Sanayi Devrimi’nin güçlü etkilerini doğru biçimde karşılayabilmek için yepyeni bir tasarım düşüncesinin ürünü olan Dolmabahçe Sarayı, bir bakıma günümüzü hazırlayan değişimi tek başına belirlemiştir.

 

EHL-İ HIREF’TEN SANAYİ KATALOĞUNA

 

Topkapı Sarayı’nın ehl-i hıref kadrosu da değişimden kaçamaz. Sonuçta Dolmabahçe Sarayı daha sonra ülkedeki geleceğin tasarımı ve sanayii için çok güçlü bir katalog görevini de yapacaktır.

 

Sarayın inşa edildiği tarihlerde günlük hayatta her an yeni ürünlerle karşılaşılır, yaşam bütünüyle biçim değiştirir. Topkapı Sarayı’nda yüzlerce yıl içinde geliştirilen “halısedir-sandık-paravan” dörtlüsü, artık yeni bir dünyanın “iskemlemasa-dolap” üçlüsü ile rekabet etmek zorunda kalır. Galata ve Pera bölgesi büyük bir uluslararası işyerine dönüşmeye başlar. Geleneksel halı, sedir, sandık, paravan dörtlüsü, artık mobilya, iskemle, koltuk, dolap, kasa gibi ürünlere ihtiyaç duyan yeni yaşama uygun değildir.

 

Geleneğin ortamı Kapalıçarşı, “Doğu’nun Çarşısı” durumuna çoktan dönüşmüştür. 1861 yılında yüzlerce yıllık üretim düzeninin temeli olan Gedik’ler ile Esnaf ve Sanatkâr Birlikleri’nin sanat ve hizmet tekelinin kaldırılması ile yüzlerce yıllık geleneksel düzen büyük ölçüde sarsılır. Değişimin temeli artık bütünüyle “yeni” olmaktır.

 

Eski ehl-i hıref üstatlarının çok iyi olmasının üst düzey eğitim kurumlarının varlığıyla ilgili olduğu anlaşılır ve 1882 yılında İstanbul’da Ticaret ve Ziraat Nezareti’ne bağlı olan Sanayi Mektepleri açılır. Yani ülkeye getirilecek yeni teknolojiler kadar teknik eğitim de önemlidir.

 

Bunların yanı sıra 1883’te Sanayi-i Nefise Mektebi de kurulur. Öncelikle resim, heykel, mimarlık ve gravür gibi alanlarda eğitime başlansa da, buradan mezun olanların büyük bir bölümü dönemin değişik sanayi alanlarında da öncü olurlar.

 

DEĞİŞİMİ DİNLEMEK

 

Topkapı Sarayı’nda genellikle insan sesi, rüzgâr sesi, kuş sesi, denizin sesi, biraz da nal sesleri duyardınız.

 

Sessiz bir günde Dolmabahçe Sarayı’na gidip kulağınızı dayadığınızda ise çok değişik seslerin geldiğini şimdilerde bile duyabilirsiniz. Duvarlardaki titreşimlerden sanayinin sesini duyabilirsiniz mesela. Buhar makinesini, motor, vapur, kalorifer, asansör, tramvay, dikiş makinesi, daktilo makinesi... kısaca Sanayi Devrimi’nin seslerini duyabilirsiniz.

 

Daha sonra da Topkapı Sarayı içindeki Arkeoloji Müzesi’ne sırtınızı dayayıp önce sağ tarafa bakarsanız, Fatih Sultan Mehmet’in yaptırdığı ilk saray olan Çinili Köşk’ü göreceksiniz. Sol tarafta baktığınızda ise sizi Sanayi-i Nefise Mektebi karşılayacak.

 

Çok değişik tarihlerde yapılan bu üç önemli bina, acaba niçin bu kadar yakın biçimde bir araya getirilmişti? Herhalde cevabı, 500 yıllık bir sanat mirasını doğru bir mekan içinde bir araya getirmek gerektiği düşüncesiydi.

 

(Prof. Dr. Önder Küçükerman’ın “Saraylarda Ehli Hıref’ten Sanayiye” başlıklı yazısından yararlanarak)

© 2016 Kenan Aydın