Bir Hıristiyan Yeniçerinin Hatıratı

Semerkand Dergisi / Kasım 2014

Üsküdar’da her hafta yapılan bir kitap mezatında ilginç bir kitaba rastladım. Kitap*, yeniçeri olarak Osmanlı ordusunda savaşlara katılan Hıristiyan bir Sırp’ın hatıralarından oluşuyordu.

 

Konstantin Mihailoviç isimli bu yeniçeri, 1455’te Niş yakınlarındaki köyünden alınıp İstanbul’a götürülmüş. 10 yıl Osmanlı ordusunda yeniçerilik yapmış, daha sonra Macarlara esir düşerek Polonya’ya gitmiş. Bu sırada Osmanlı topraklarında geçen günlerine dair hatıralarını yazdırmış.

 

Daha baştan çok farklı ve ilginç bir tarih okuması vaat eden bu kitabı büyük bir merakla aldım ve hemen okudum. Kitapta Konstantin Mihailoviç’in İslâm hakkındaki bilgisizliğinden kaynaklanan pek çok yanlış var ve yer yer tebessüm ettiriyor. Fakat kitap bir gayrimüslimin Fatih dönemine ilişkin gözlemlerini içerdiği için önemli.

Aşağıdaki bölümler, bu hatıralardan alındı.

 

YEDİ EZAN, YEDİ NAMAZ

 

Osmanlı mabetlerinin, şerefeyle çevrilmiş irili ufaklı kenarsız minareleri vardır. Sabahtan akşama Müslümanların din adamı, yedi defa (teheccüd ve kuşluk namazları da dahil edilmiş) kulenin tepesine çıkar ve şerefede yürüyerek iki kulağına da birer parmağını sokmuş halde, yüksek sesle, kendi dilinde birbirini takip eden kelimeler söyler. Bunlar şu anlama gelir: “Allah’tan başka ilah yoktur ve Muhammed O’nun Rasulü’dür. Beni dinleyin, Allah’tan başka ilah yoktur.”

 

Bu davet duyulduğunda tüm Müslümanlar abdest almış ve ayaklarını yıkamış halde namaz kılmak için mabede giderler. İlk ibadet, gece yarısından iki saat sonra kılınan teheccüd namazı; ikincisi şafak vakti kılınan sabah namazı; üçüncüsü şafak sökerken kılınan kuşluk namazı; dördüncüsü gün ortasında kılınan öğle namazı; beşincisi akşamüstü kılınan ikindi namazı; altıncısı gün batımında kılınan akşam namazı; yedinci ve sonuncusu ise gün batımından üç saat sonra kılınan yatsı namazıdır.

 

Hiçbir Müslüman ne olursa olsun ibadetini ihmal etmez. İster mabette, ister evinde, ister sokakta olsun, vaktin geldiğini gördüğü anda bir suyun başına gider ve yukarıda bahsedildiği gibi abdest alır.

 

Sokakta durmaz ve o vakit için ne kadar emredilmişse o kadar secdeye gider. Ama eğer isterse daha fazlasını da yapabilir. Bu fazladan kılınan namazla nafile bir ibadet eda edilir ve bu namaza abdestini tazeleyerek başlaması gerekir. Yıkanmış dahi olsa bu abdestin yerini tutmaz, çünkü bizim için vaftiz neyse onlar için abdest de odur.

 

KILIÇLI MÜEZZİN

 

Müslümanların şöyle gelenekleri vardır: Namaz kıldıkları yer olan camilerinde her daim temiz elbiseler giyerler ve en ufak bir leke varsa ne camiye girer ne ibadet ederler. Benzer şekilde, günlük hayatta giydikleri ayakkabılarıyla caminin içine girmezler. Camiye varınca, girmeden evvel ayakkabıları için ayrılmış yere ayakkabılarını bırakırlar. Çünkü yerler tertemiz halılarla kaplıdır. Sonrasındaysa herhangi birinin yanında saf tutar ve namazlarını kılarlar.

 

Mabetleri pamuk kadar beyazdır. Hiçbir şekilde balmumu bulunmaz. Onun yerine doğu tarafında ve minberin her iki yanında iç yağından iki ihtişamlı şamdan ile çokça küçük kandil yanmaktadır. Tam ortada oturularak vaaz edilen bir kürsü bulunur. Bunun üzerine Kur’an’ı yüksek sesle okumak için genç adamlar çıkar. Mabetlerinde şarkı söylemezler; fakat yüksek sesle Kur’an okurlar ve istisnasız herkes halıların üzerinde oturarak dikkatle dinler.

 

Sonra müezzin (Konstantin’in müezzin olarak andığı din görevlisi hutbeyi okuyan imamdır) denilen din adamı elinde bir kılıçla minberin üçüncü basamağına çıkar. Dua eder ve der ki: “Hz. Muhammed’in dini diğerlerinden üstündür. Herkes için ve gâvurlarla çarpışmışlar için dua edin. Çünkü sonsuz kudreti olan Allah, bize bu kılıcı kendimizi savunmamız ve gâvurları cezalandırmamız için verdi.”

 

Ardından sakallarını sıvazlarken gözlerini göğe doğru çevirir ve herkes Allah’a hamd ettikten sonra camiden çıkarlar. Ne camide ne caminin önünde sefalete ve dilenciliğe rastlanır. Büyük camilerde sadece üç hoca ibadeti idare eder.

 

Halk camiye hiçbir şey ödemez. Camiyi imar ettiren her kimse, caminin ihtiyaçlarını da o temin eder. Padişah, devletin ileri gelenleri veyahut zengin esnaf camiyi bina eder. Bu camilerde üç hoca bulunur: Biri kılıç tutar, diğer az evvel bahsedildiği üzere minarenin şerefesinde ezan okur, üçüncüsü ise eşrafın kurduğu vakıfla beraber camiyle ilgilenir.

 

(Hıristiyan Konstantin Mihailoviç’in bahsettiği camilerde bulunan üç hoca aslında sırasıyla imam, müezzin ve kayyumdur. Ayrıca “kılıç tutar” diye bahsettiği, savaşla fethedilmiş beldelerde imamın hutbe sırasında elinde kılıç tutması sünnetidir.)

 

İNSAN HUKUKU

 

Osmanlılar Hıristiyanlara gâvur der ve padişah her diyarda hakimiyetinde bulunan kişi sayısını bilir. Padişaha yılda kelle başına 40 akçelik bir vergi öderler, 40 akçe bir altın eder. Bu hesapla, padişah her yıl yüz binler kazanır. (Burada gayrimüslimlerden toplanan vergiden bahsedilmektedir. Ayrıca Konstantin, toplanan vergilerin Avrupa’da olduğu gibi hükümdarın şahsi kasasına girdiğini zannediyor. Oysa vergiler devlet hazinesine aittir.)

 

Hıristiyanlar vergilerinin yarısını ve hasatlarıyla ahır hayvanları gibi sahip oldukları şeylerin onda birini, onları yöneten ve tımarlılar diye anılan efendilere verirler. Sultan veya diğer beyler için angarya hizmetler görmezler.

 

Ordu-yi Hümayun onların topraklarında ilerlerken, hiçbir asker ne buğday tarlalarından geçmeye, ne kimseye zarar vermeye, ne karşılığını bırakmadan bir şey almaya cesaret edebilir. Türk beyleri geceyi orada geçirir ve hırsızlığa cesaret edenlerin hiçbirini affetmez. Zira Müslüman ya da Hıristiyan, ne olursa olsun hiç kimseye zarar gelmesini istemezler. Ve bir tavuk alıp da karşılığını bırakmayan kimse bunun bedelini kellesiyle öder. Çünkü padişah fakirlerin huzur içinde yaşamasını arzular.

 

Hıristiyanlar aynı zamanda kendi hesaplarına satacakları on binlerce binek hayvanını, atı ve hayvan yemlerini padişaha göndermekle mükelleftir. Sonra onlarda önyargı uyandırmayacak hakkaniyetli bir anlaşma olur. Bu en eski zamanlardan günümüze hep böyle yapılagelmiştir.

 

Sultan Murad devrinde bir köylü kadın, çiftliğindeyken bir askerin zorla sütünü alıp içmesinden şikâyetçi oldu. Sultan onu yakalattı ve midesinde süt olup olmadığını anlamak için karnını yardırdı; çünkü asker bunu inkâr etmekteydi. Ve orada süt bulundu, eğer bulunamasaydı bu akıbet kadının da başına gelecekti. Böylece zavallı asker hayatını, kadınsa sütünü kaybetmiş oldu. Bu hadise Filibe’den Çirmen’e giden yolda yaşandı.

 

(*Konstantin Mihailoviç, Bir Yeniçerinin Hatıraları, Ayrıntı Yayınları)

 

© 2016 Kenan Aydın