Bir Dünya Savaşı

Semerkand Dergisi / Mart 2015

Çanakkale. Birinci Dünya Savaşı’nın en kanlı sahnelerinin yaşandığı yer. Beş yüz milyonun üzerinde ölü, yaralı ve kayıpla bittiği düşünülen savaş. Neredeyse her milletten, her bölgeden ve her dinden insanın mücadele ettiği; belki de tarihin seyrine kökten yön veren, tarihçilerin deyişiyle, küçük ölçekli dünya savaşı.

 

Yüz yaşına giren Çanakkale Savaşı’na her yıl tekrar bakıyor, anıyor; şehitlerimize, gazilerimize Fatihalar gönderiyoruz. Öyle ki basit bir cenk mücadelesinin ötesinde olan Çanakkale’nin her ayrıntısı, hatırası sanki sürekli hissesi çıkarılacak kıssalar dolu.

 

OSMANLI’YA VEFA

 

Tanzimat’ın ilanı (1839) ile birlikte devlet yönetiminde özellikle hariciyede istihdam edilen gayr-i Müslimler, II. Meşrutiyet’in ilanından (1908) sonra askere de alınmaya başlanır. Balkan harbinin acı tecrübeleri üzerine geri hizmetlerde istihdamı ya da imkanı olanların bedel-i nakdî veremeyip silah altına alınanları veyahut gönüllü olarak cephede savaşanlar görmek pekala mümkün olur. Mesela aslen Rum olan Sokrat Efendi bölük komutanlığı yapar, yaralanır ve cephede İngilizlere esir düşer. Asker Mehmet Fasih ise günlüğüne Rum Agati’yi ziyaretinden ve onun manilerinin askerler arasında meşhur oluşundan bahseder. Yine Rumların yanında Osmanlı tebaası Yahudilerinin de savaşa katıldığını hatıralardan ve künyelerden biliyoruz.

 

Diğer taraftan fedakar Anadolu insanı dışında, Kerkük, Musul, Bağdat gibi Osmanlı sancağında yıllarca yönetilmiş yerlerden gönüllü neferlerin Çanakkale’ye gittiğini, cenk ettiğini, yaralandığını, esir düştüğünü ya da şehit olduklarını artık biliyoruz. Kaldı ki medreselerin yoklama defterleri, katılımın ne denli geniş bir coğrafyaya yayıldığını gözler önüne seriyor. Bayezid Medresesi Kısm-ı Âli 1. sınıf 1. şubenin talebe künyesini gösteren defterdeki kayıtlar, seferin başlangıcından itibaren özellikle Çanakkale Savaşları’nda düşmana karşı muharebe eden erlerin memleketleri hakkında fikir veriyor. Defter kayıtlarına göre şubede bulunan 30 talebeden 9’u askere gitmiş. Listede bir kısmının gönüllü gittiği anlaşılan talebeler Ordu, İznik gibi memleketlerin muhtelif bölgeleri dışında Batum, Bosna ve Dağıstan’dan da geldiği görülür. Osmanlı tebaası olmaması cihetiyle askerlikle mükellef olmayan bu Dağıstan ve Bosnalı talebelerin gönülleri Osmanlı’nın kıymetini göstermiyorsa başka neyi anlatır?

 

“TÜRKLER YAMYAMDIR, SİZİ YERLER”

 

Yıl 1945. Arıburnu Çıkarması esnasında esir düşen iki Anzak subayından biri, eşi ile birlikte otuz yıl sonra harp ettiği toprakları ziyarete gelir. Fakat Çanakkale harp sahaları 1945’te yasak bölgedir. Anzak subayı, Genelkurmay Başkanlığı’na müracaat ettiğinde, 1915’in 57. Alay Komutanı Yarbay Hüseyin Avni Beyin oğlu, o günlerde Genelkurmay Başkanlığı’nda Hava Dairesi Komutanı’dır. Arıburun, okyanusun öbür ucundan kalkıp gelen bu aileye üç gün izin alır. Onlardan tek ricada bulunur; Çanakkale dönüşünde, Ankara’ya gelip bir kahve içmelerini ister.

 

Babası şehit olduğu zaman sekiz yaşında olan Tekin Paşa, yıllardır baba özlemini içinde taşımaktadır. Anzak subayı üç gün sonra Çanakkale’den eşi ile birlikte Ankara’ya döner. Tekin Paşa onları karşılar. Evine götürür. Salona buyur eder. İkramda bulunmak İçin mutfağa gider. Her şeyden habersiz olan Tekin Paşa salondan İngilizce “Bu komutan bizi esir almıştı” cümlesini duyar. Salonda, babasının üniformalı, kalpaklı resmi asılıdır. O zamana değin babasının harp hatıraları, hayatta kalan arkadaşları tarafından Tekin Paşa’ya tekrar tekrar anlatılagelmiştir. Bunlardan biri de şudur:

 

“Çıkarma sırasında esir düşen iki Anzak subayı, 57. Alay Komutanının çadırına getirilir, ikisi de tir tir titremektedir. Alay Komutanı, Anzak’lardan bilgi alabilmek için onlara ikramda bulunur. Üzerindeki tabanca, dürbün, İncil gibi eşyaları alınır. Fakat kendilerine başka hediyeler verilir. Anzak’ların titremeleri ise hiç dinmemiştir.”

 

O hatıra, Tekin Paşa’nın zihninde canlanır. Hemen salona girer ve bir dolaptan, fildişi kaplı İncil, tabanca ve dürbünü çıkararak misafirlere gösterir.

 

İhtiyar Anzak “Aaa! Eşyalarım” der. Tekin Paşa sorar: “Babamın çadırında neden saatlerce titrediniz?” Misafirin cevabı ilginçtir:

 

“Bakın bugün hayattayım. Diğer arkadaşım da Avustralya’da yaşıyor. Babanız bize misafir gibi bir muamelede bulundu. Bugünümüzü ona borçluyuz. Çadırındaki bu asil muameleden hicap duydum. Bizzat babanıza da söyledim. Bizi esir alanlara işaretle anlatmıştım. Şimdi de size anlatıyorum. Çıkartmadan bir gün önce, Limni adasında bizlere hitap eden ordu komutanımız ‘Sakın Türklere esir düşmeyin. Ölene dek çarpışın. Çünkü Türkler yamyamdır. Sizi yerler.’ demişti. Bizler de o gün esir düştüğümüzde çadırda yenileceğimiz saati beklerken, Türkler tarafından hiç beklemediğimiz centilmenlikle karşılaşmıştık. Bu savaşta asil bir milleti yakından tanımış ve vatanları için ne büyük fedakârlıklara katlandıklarına şahit olmuştuk.”

 

CİHADİYE YÜZÜKLERİ

 

1915 yılında Gelibolu yarımadasındaki savaşlarda canı ve kanı pahasına vatanını savunmak için mücadele ederken, yaralanan binlerce asker hastanelerin yetersiz kalması üzerine İstanbul’daki hastanelere götürülüyordu. Hastanelerdeki hastabakıcı ve hemşire sayısındaki eksiklik, yaralıların bakımını yetersiz kılıyordu.

 

Bakıcı bulmakta zorlanan yönetim, İstanbul’daki tüm ailelere çağrı yaparak hemşire ve hastabakıcı aramaya başladı. Çağrının kısa sürede tüm İstanbul’da duyulmasının ardından binlerce gönüllü kadın evlerinden getirdikleri yardım malzemeleriyle hastanelerde görev aldı.

 

Savaşın sonunda yöneticiler görev alan tüm kadınlara vefa borcunu ödemek istiyordu. Ancak yapılan para teklifini gönüllüler, “Biz vatanımız için canımızı feda etmeye hazırlanmıştık” diyerek kabul etmediler. Bunun üzerine yetkililer ordu depolarında kullanılmayan İngiliz tüfeklerinin namlularını keserek üzerine de “1332 (1916) Cihadiye” yazılı yüzükler imal etti. Bu yüzükler daha sonra gönüllü hizmetkar kadınlara hediye olarak verildi.

 

AYRAN

 

Avusturalyalı bir subayın günlüğünden:

 

“Çanakkale’de bulunduğumuz günlerden bir gün bizim dini bayramımızdı. O günü neşe içinde geçirmek ve eğlenmek istiyorduk. Lakin harp halinde bulunduğumuz için de bunu imkânsız görüyorduk. Son çare olarak, Osmanlı kumandanına bir elçi gönderip onlardan sadece bugün için ateş açmamalarını isteyip söz aldık.

 

Ama hile olup olmayacağı kuşkusu içindeydik. Bununla beraber, eğlencemize devam ederken Osmanlı kumandanından hediyeler gönderildiğini öğrenip, elçiyi kabul ettim. Bize, adına ‘ayran’ dedikleri içecek göndermişlerdi. Osmanlıların bu hareketi beni son derece duygulandırmıştı.”

 

(Ellis Ashmead Bartlett’in Çanakkale Gerçeği ve İsmail Bilgin’in Çanakkale Destanı kitaplarından yararlanarak.)

© 2016 Kenan Aydın