Şeb-i Arus'a Giderken

Şehir ve İnsan Dergisi / Ekim Kasım Aralık 2014

Tasavvuf tarihinde derin izler bırakan, büyük mutasavvıf Mevlânâ Celaleddin-i Rûmî’nin yaşadığı aşk, Anadolu’nun ev sahipliğinde dünyanın dört bir yanına yayılma imkanı bulur, büyür, serpilir. Söz ehli olmaktan çıkıp hâl ehli olan, yaşamını “hamdım, piştim, yandım” sözleriyle özetleyen Büyük Derviş, dostlarına; öldüğü gün ağlamamalarını, acı çekmemelerini vasiyet eder. Çünkü aslında yaşanan hayatın sona ermesi değil; Yaratan ile, en sevdiğiyle yaşanacak olan Şeb-i Aruz’dur.

 

Ölümü; yeniden doğuş, asıl var olma, Allah’a kavuşma anı olarak gören Mevlânâ, öğretilerinin mihenk taşı olarak ölümü görür. Bu anlayış; Allah, kâinat, insan, ruh, hayat ve devir hakkındaki görüşlerinin ayrılmaz bir parçasıdır. Mevlânâ’ya göre bir devir sistemi içinde hayatın anlamı, ruhun ölümsüzlüğü ve Allah’a vuslatın yolu ölümden geçer. Ölüm; mutlak olana, asla, öze dönüştür. Mevlânâ’nın en vurucu, çarpıcı öğretilerinden olan Şeb-i Aruz düsturu, Mesnevî’nin ilk on sekiz beytinde –ki bu beyitler Mesnevî’nin özü kabul edilir– veciz bir şekilde “ney metaforu” ile de anlatılır.

 

ÖLÜMSÜZLÜĞÜN YOLU

 

Tasavvuf geleneğinde sıkça vurgulanan ölümü Mevlânâ, tevhidin sırrında görür. Ona göre ölüm, ebediyetin bir kapısı veya ölümsüzlüğe erişmenin bir geçididir.

 

Mevlânâ, sıkça vurguladığı ölümü, “iradi ölüm” ve tabii ölüm” diye ayırır. İradî ölümle kastettiği tasavvufi terbiye metotlarıyla nefsin isteklerine karşı koyarak ruhun arındırılmasıdır. Çünkü ruh, nefsin tasallutundan kurtularak ancak kamil olabilir.

 

Burada Hz. Peygamber’e atıfta bulunan Büyük Mutasavvıf, “Ölmeden önce ölünüz” hadisinin şerhini hayata yayılması olarak görür.

 

Nitekim Mevlânâ, Allah’ın kullarından muradının da iradi ölüm olduğunu söyler. Ve Allah’ın “... canına, başına andolsun ki, sen ölmedikçe, benlikten kurtulmadıkça, sana kendimi vermem...” buyruğunu referans alır.

 

Akabinde ise Mevlânâ, Allah’a yalvarır adeta ve der ki, “Ben aşk derdinden öldüm, bir an için bana nefes et, üfür. Üfür de o mübarek nefesle, ben ölümsüz bir hayata kavuşayım.”

 

AKIL MI, AŞK MI?

 

Mutasavvıflar akılla Allah’a ulaşmanın imkânsız olduğunu, Cenab-ı Hakk’a ancak sevgiyle ulaşılabileceği görüşünü savunurlar. Bu konuda önemli bir dayanakları miraç gecesinde Hz. Peygamberle Cebrail’in yolculuğudur. O kutlu gecede Hz. Peygamber ve Cebrail yedinci kat gökte, Allah’a yaklaşmada ulaşabileceği son sınıra kadar birlikte giderler, Cebrail daha sonra “Bir parmak daha ileri gidersem yanarım” diyerek orada kalır; başlangıçta rehber veya muallim olan Cebrail’in belli bir sınırın ötesine geçemezken, Hz. Peygamber hiçbir canlıya nasip olmayan İlâhî yakınlığa mazhar olur. (Mesnevî, 1:44/1112-14)

 

İşte bu hadisede Cebrail’in aklı, Hz. Peygamber’in de aşkı veya gönlü temsil etmesi olarak yorumlanır mutasavvıflarca. Çünkü aklın sınırlan vardır, gücü belirlidir. Ancak aşkın sınırı yoktur. Dolayısıyla insanın Allah’a akıl yoluyla ulaşması mümkün değildir, o eşsiz sevgiliye aşmanın tek yolu ise aşktır.

 

EBU BEKİR AŞKI

 

Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî ve Yunus Emre on üçüncü yüzyılda Anadolu’da zühde (kendini ibadete verme) karşı aşkın üstünlüğünü benimseyen şair mutasavvıflardır. Bu gönül erleri zühd taraftarlarına karşı eserlerinde aşkın gücünü savunurlar. Bu görüşü Yunus Emre; “Aşk mezhebi dindir bana” sözleriyle, Mevlânâ da; “Peygamberimizin yolu aşktır, aşk oğullarıyız biz, anamız aşktır.” (Rubâîier, s. 18) ifadesiyle dile getirir.

 

Mevlânâ’ya göre sevgi dindir, imandır. Yani dinin özüdür, temelidir. Bir başka deyişle insanın sevgiden nasibi yoksa dinden de nasibi yok demektir. Mevlânâ bu konuyu şöyle anlatır:

 

Hangi gönülde senin sevgin gizli değilse,

Kâfirdir o gönül, Müslüman olamaz.

Bir şehirde padişahın heybeti yoksa,

Yıkılmamışsa bile yıkılmış say o gönlü.

(Rubâîler:96)

 

Sevgi erlerinin üzerinde önemle durdukları konu, yalnızca dinî prensiplere bağlılığın ve ibadetleri yerine getirmenin Allah’a kavuşmak için yeterli olmadığıdır. Önemli olan ibadetin özünde, Allah aşkının yer almasıdır, ibadet elbette ki çok önemlidir. Zira Cenab-ı Hak, “Ben insanları ve cinleri ancak bana kulluk etsinler diye yarattım” (Zâriyât, 51/56) buyurmaktadır. İbadet kulluk demektir ve namaz, oruç, zekât kulluk görevinin yerine getirildiğine dair birer şahittir.

 

Ancak amaç ibadetlerin şekli değil, özüdür. Maksat Allah’a tapmak iken, ibadetin suretine takılanlar dine tapar duruma gelmektedir. İşte bu sebeple Mevlânâ ibadetlerin Allah sevgisiyle derinleşeceğine ve kulun Allah’a yaklaşmasına vesile olacağına dikkat çeker ve bir hadisle konuyu izah eder:

 

“Hz. Ebu Bekir; namazı, orucu ve sadakası ile diğer ashaba tercih edilmedi. O, kalbindeki iman sayesinde yüceltildi, hadisinde bildirildiği gibi, Hz. Ebu Bekir’in başkalarına üstünlüğü çok namaz kıldığı ve oruç tuttuğu için değil; Cenab-ı Hakk’a duyduğu muhabbet sebebiyledir. Kıyamette namazları, oruçları, sadakaları getirip teraziye koyarlar. Fakat sevgiyi getirdikleri zaman bu ilahi aşk teraziye sığmaz. Bu yüzden asıl olan aşktır. (Fîhi Mâfih: 325-326)

 

SEMÂ’DAKİ SIR

 

Duymak, algılamak, işitmek anlamları lügatte “semâ” başlığı altında yazılanlardır. Diğer yandan yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim “Oku!” ile başlar. Mevlevilikte ise semâ ve oku kelimelerine basit bir ifadeden öte barındırdıkları derin anlamlarının olduğu düşünülür. Okuyanın Peygamber gibi kendine ait her türlü istek ve arzulardan geçip Allah’a ayna olmuş, Allah’ın söylediğini yansıtan, neye benzeyen bir kamil olunca; okunan kulağa geldiğinde vücudu harekete geçirir. İşte Kur’an’ın manasının musikisini dinlemeye, dinlerken de vecde gelerek coşkuyla raks etmeye ve dönmeye semâ denir.

 

Varlıkların var olma sebeplerinin başında hareket ve dönme eylemi gelir. Tıpkı makro ve mikro yani, kainat ve atomun çevresindeki elektronların dönerek var olması gibi, dervişler de dönerler. Tıpkı dönerek her zerre ile, her mevcut ile var olmak gibi.

 

Semâyı yani dönmeyi Kabe’nin etrafındaki tavafa benzeterek şöyle diyebiliriz. Hacılar gönül makamı olan Kabe’nin etrafında dönerek günahlarından arınırlar. Semâ eden derviş de kendi gönlünün etrafında dönerek kötü duygulardan arınır. Çünkü dönen cisim, kendinden olmayan şeyleri dışarıya fırlatır, atar. Bunun anlamı da kalbe küfrü (yani ikiliği; her yaratılmışta Allah’ı görememek küfürdür) sokmayacaksın, girmişse de atacaksın demektir.

 

Özet olarak semâ, kainatın oluşumunu, insanın alemde dirilişini, Yüce Yaratıcı’ya olan aşk ile harekete geçişini ve kulluğunu idrak edip “İnsan-ı Kamil”e doğru yönelişini ifade eder. Benliğinden ölü olan Mevlevi dervişinin, başındaki sikkesi mezar taşı, giydiği tennuresi kefeni, sırtındaki hırkası kabridir. Semahane kainattır; sağ tarafı görünen ve bilinen madde alemi, sol taraf mana alemidir.

 

AYNI HALKADA ÖLÜLERLE DİRİLER

 

Mevlevi dergahlarında semahane ile türbe yani vefat eden büyük şeyhinin kabri aralarında herhangi bir duvar olmaksızın aynı çatı altındadır. Böylece semâ esnasında semâda vâr olan ritüellerde iradî ölümün talipleri olan semazenler, türbede yatan Ruhlar Bahçesi’nin veya “Susmuşlar/Susanlar Yurdu”nun sakinleriyle beraber semâ yaptıklarına inanılır. Yani semâ dergâhta eski Mevlevi ulularının huzurunda yapılır. Çünkü Hakk aşığı olan kamil insanlar, ölmemiş, yok olmamışlardır. Yunus Emre’nin dilinde; “Ölen hayvan imiş, âşıklar ölmez” şeklinde ifadelendirdiği gibi, ruhlarıyla yaşamaktadırlar ve her zaman aralarında bulunmaktadırlar. Onlar, kimi yüz, kimi beş yüz, altı yüz yaşlarında Mevlevi kıdemlileridir. Görmeye mani olmayacağından zaten semahane ile türbe arasına duvarın çekilmesinin lüzumsuzluğuna inanılır. Mevlevîlere göre; evlerde olduğu gibi bu durum yaşlıların bir köşede oturmasıdır. Dergah heyeti yani susmuşlar yurdunun sakinleri, tıpkı seyirciler gibi semahaneden sadece parmaklıkla ayrılmış köşede otururlardı. Böylece Mevlevî dergahlarında ölülerle diriler bir arada yaşarlar.

 

BATMAYI GÖRDÜN DEĞİL Mİ? DOĞMAYI DA SEYRET!

 

Mevlânâ’ya göre ölüm, insanın iç dünyasının bir aynasıdır. Ölümden korkanlar kendi iç yüzlerinin çirkinliklerinden, kötü işlerinin nefislerinde bıraktığı işlerinin nefislerinde bıraktığı izlerden korkmaktadırlar.

 

Mevlânâ eserlerinde hayatın bir ayrılık hikayesinden ibaret olduğunu savunan, ölümün korkulacak bir durum olmadığını aksine, Hakk aşıkları için arzulanan bir husus olduğunu savunur.

 

Mevlânâ, özellikle vefatı öncesi dostlarını teskin etmek için şu gazeli söylemiştir;

 

“Öldüğüm gün tabutum götürülürken, bende bu dünya derdi var sanma. Benim için ağlama, yazık vah vah deme! Şeytanın tuzağına düşersen o zaman eyvah demenin sırasıdır. Cenazemi gömdüğün zaman firak, ayrılık deme! Benim buluşmam, kavuşmam işte o zamandır. Beni toprağa verdikleri zaman elveda, elveda demeye kalkışma! Mezar cennet topluluğunun perdesidir. Batmayı gördün değil mi? Doğmayı da seyret. Güneşle aya guruptan hiç ziyan gelir mi? Yere hangi tohum ekildi de bitmedi? İnsan tohumu bitmeyecek diye şüpheleniyor musun? Toprağa konulduğumu sanıyorsun değil mi? Ayağımın altında bu yedi gök vardır. Bizim mezarımızı toprakta arama. Bizim türbemiz aşıkların gönlündedir.”

 

KAYNAKÇA

Mesnevi, Mevlânâ, Haz. Veled Çelebi, Doğan Kitap

Rubâîler, Mevlânâ, Kurtuba Yayınları

Mevlânâ ve Mevlevilerde Ölüme Bakış, Sezai Küçük

Semâ, Cemalnur Surgut

Aşık ve Zâhide Dair, Emine Yeniterzi

 

***

 

MESNEVİ'DEN

 

Dinle, bu ney neler hikâyet eder,

Ayrılıklardan nasıl şikâyet eder.

 

Beni kamışlıktan kestiklerinden beri feryâdımdan,

Erkek ve kadın müteessir olmakta ve inlemektedir.

 

İştiyâk derdini şerhedebilmem için,

Ayrılık acılarıyle şerha şerhâ olmuş bir kalb isterim.

 

Aslından vatanından uzaklaşmış olan kimse,

Orada geçirmiş olduğu zamanı tekrar arar.

 

Ben her cemiyette, her mecliste inledim durdum,

Bedhâl (kötü huylu) olanlarla da, hoşhâl (iyi huylu) olanlarla da düşüp kalktım.

 

Herkes kendi anlayışına göre benim yârim oldu,

İçimdeki esrârı araştırmadı.

 

Benim sırrım feryâdımdan uzak değildir. Lâkin her gözde onu,

Görecek nûr, her kulakda onu işitecek kudret yoktur.

 

Beden ruhdan, ruh bedenden gizli değildir.

Lâkin herkesin rûhu görmesine ruhsat yoktur.

 

Şu neyin sesi âteşdir; havâ değildir.

Her kimde bu âteş yoksa, o kimse yok olsun.

 

Neydeki âteş ile meydeki kabarış,

Hep aşk eseridir.

 

Ney, yârinden ayrılmış olanın arkadaşıdır. Onun makam perdeleri,

Bizim nûrânî ve zulmânî perdelerimizi –yânî, vuslata mânî olan perdelerimizi– yırtmıştır.

 

Ney gibi hem zehir, hem panzehir,

Hem demsâz, hem müştâk bir şeyi kim görmüştür.

 

Ney, kanlı bir yoldan bahseder,

Mecnûnâne aşkları hikâye eder.

 

Dile kulakdan başka müşteri olmadığı gibi, mâneviyâtı idrâk,

Etmeye de bîhûş olandan başka mahrem yoktur.

 

Gamlı geçen günlerimiz uzadı ve sona ermesi gecikti. O günler, mahrûmiyyetten ve

Ayrılıktan hâssıl olan ateşlerle arkadaş oldu –yânî, ateşlerle, yanmalarla geçti–.

 

Günler geçip gittiyse varsın geçsin,

Ey pâk ve mübârek olan insân-ı kâmil; hemen sen vâr ol.

 

Balıktan başkası onun suyuna kandı,

Nasibsiz olanın da rızkı gecikti.

 

Ham ervâh olanlar, pişkin ve yetişkin zevâtın hâlinden anlamazlar,

O halde sözü kısa kesmek gerektir vesselâm.

 

*Mesnevi’nin özü kabul edilen ilk on sekiz beyitin tercümesi.

© 2016 Kenan Aydın