Osmanlı’da Şehir ve Ramazan

Şehir ve İnsan Dergisi / Nisan Mayıs Haziran 2014

Onbir ayın sultanı Ramazan’la birlikte herkesi tatlı bir telaş aldı. Hayatımızı bir anda Ramazan’a göre düzenleyiverdik. İftar programları düzenleyip davetlere gider olduk. Büyük iftar çadırları hayatımızın bir parçasıymış geliyor artık. Peki, geçmişte de durum aynı mıydı acaba? Çok değil bundan 100-150 yıl önce bu şehirde, İstanbul’da, Osmanlı’da mübarek ay nasıl yaşanıyordu? Ya saray nasıl hazırlanıyordu? Gelin Osmanlı’nın Ramazan’ına hep beraber bakalım.

 

RAMAZAN HER DAİM BEREKET DEMEK

 

Resmi ve gayri resmi vakanüvislerden öğrendiğimize göre Osmanlı sarayına Ramazan ilk olarak Saray Mutfağı’na gelirmiş, yani Matbah-ı Âmire’ye. Hummalı ama keyifli bir koşuşturma ile günler öncesinden işe başlayan mutfak ahalisi ilk olarak kilerdeki uçsuz bucaksız taş odaları özenle seçilen yiyeceklerle doldurarak başlarmış. Eğer bu hareketlilik başlamışsa Ramazan, saraya gelmiş kabul edilirmiş. Bu konuyu yazan tarih yazıcıları, “Taptaze yiyeceklerin renkleri, taş odaların soğukluğunu unutturuverir” diye de not düşer.

 

Bereketli kilerlerin özenle seçilen malzemelerle doldurulmasından, hazırlanacak iftar ve sahur sofralarının zenginlik ve bereket içinde geçeceği belli olurmuş. Bu bereket tüm topraklarda tesirini gösterir ve Müslüman, Hıristiyan, Musevi demeden herkes tarafından, alabildiğince paylaşılır / paylaştırılırmış...

 

Bu zenginlik, bereket nereden geliyor acaba diye soracak olursanız, Osmanlı toprakları üzerinde yer alan yörelerin kendine has tazelikleri, güzellikleri günler öncesinden toplanmaya başlanırmış. Bu yörelerin özel lezzetleri özenle saraya taşınırmış. Tokat, Malatya, Şam’ın kayısıları, Ankara’nın balları, Antep’in kuru baklavaları, fıstıklı, bademli, cevizli sucukları, İzmir’in kuru incirleri, vişneleri, üzümleri ve bunun gibi daha pek çokları Ramazan sofralarında damaklara layık olacak biçimde toplanır, özenle saklanır ve on bir ayın sultanı Ramazan için hazır edilirmiş.

 

GELELİM İFTARA

 

Osmanlı’da  İstanbul saraylarında oruç açmak büyük törendi. Ne yemek yapılacağı, neyin ne zaman sofraya geleceği ve hangi yiyeceğin ne zaman sofrada yeneceği belliydi. İftar sofrasında oruç, iftariyeliklerle açılırdı. Damak lezzetine hitap edecek tüm iftariyelikler ayrı ayrı yerlerden alınırdı. Çeşit çeşit peynirler, siyah ve yeşil zeytinler, farklı kaplarda gelen rengarenk mis kokulu reçeller, pastırmalar, hurmalar ve ekmek yerine –bir Ramazan klasiği olan– pideler, iftariyeliklerin olmazsa olmazlarındandı. İftariyeliklerin ardından çorba servise sunulur ve çorbalar bitirildikten sonra 40 kaptan fazla et, sebze, balık yemeği padişahın sofrasını donatırdı. Ramazan’ın baş tatlısı olan güllaç ve bunun gibi pek çok tatlı ana yemeklerden sonra afiyetle yenirdi. Tüm bu yiyeceklerin pişirilmesi, sofraya getirilmesi, sofradan kaldırılması, adabına göre gerçekleştirilir, sofraya hizmet eden de sofradan yemek yiyen de iftara hürmet gösterirdi.

 

DAVETSİZ MİSAFİR

 

Ramazan’ın en önemli özelliklerinden biri de iftar sofralarına davetsiz gidilebilmesiydi. Osmanlı sarayına Ramazan ayı boyunca iftara davetsiz olarak gelinebilirdi. Bunun haricinde, Osmanlı saraylarının özel davetleri de olurdu. Ramazan’ın ilk on gününde Padişah, ayan ve mebusan reisleriyle birlikte Meclis-i Vükela-yı saraya iftar için davet ederdi. Sadrazamın baş köşede oturduğu bu sofra diğer iftar sofralarına göre çok daha mükellef olurdu ve hep birlikte daha çok vakit geçirilirdi.

 

Bu sofralarda zengin ve leziz yemeklerden ziyade enteresan bir adet olarak “Diş Kirası” asıl büyük hediyeyi oluştururdu. Kahve, şerbet ve sigaralıklar içilirken Mabeyn Müdürü, Enderun Efendisi ile salona girer. Enderun Efendisi’nin elindeki büyükçe bir gümüş tepsi ile tepsinin üzerinde davetlilerin isimlerinin yazıldığı hediyeler olurdu. Bu hediyeler genellikle kıymetli saatler, tütün tabakalarından oluşurdu.

 

Şimdi ise geldik sahura. Gözleri de karnı da doyuran iftar sofrasına nazaran sabah ezanından hemen önce yenen sahurda, mideyi yoracak et yemeklerinden ziyade, karnı bütün gün tok tutacak hamur işleri, pilav ve vücudun şeker ihtiyacını karşılayacak kurutulmuş meyvelerden yapılan hoşaflar içilirdi.

 

EN LEZZETLİ YARIŞMA

 

Toplumun yüksek kültürünü oluşturan en önemli Ramazan geleneklerden biri arife gününde Osmanlı sultanlarının Ramazan öncesinde kutsal emanetleri ziyaret etmesiydi. Hazreti Muhammed (sav)’in vasiyet ederek Veysel Karani’ye hediye ettiği hırkanın bulunduğu, Hırka-i Şerif’e arife günü gitmek Osmanlı sarayı için en önemli olaylardan biriydi. Bu ziyaretin hemen ardından saray sultanlarına çeşitli aşçıların hazırladığı soğanlı yumurtalar ikram edilirdi. Her bir soğanlı yumurtayı tek tek tadan sultanlar, aşçıların ustalıklarını lezzet testine tabi tutardı. En beğenilen soğanlı yumurtanın aşçısı, bir sonraki Ramazan ayı boyunca sultanın yemeklerini pişirmeye hak kazandırılarak ödüllendirilirdi.

 

***

 

TOPLU MESAJ ARACI MAHYALAR

 

Ramazan’ın gelmesiyle beraber “camilerin gerdanlığı” olarak tarif edilen kandiller ışıl ışıl yanmaya başladı. Bu sene İstanbul’da bizleri, “Ramazan Paylaşmaktır”, “Oruç Tut Sıhhat Bul”, “Hoş Geldin On Bir Ayın Sultanı”, “Merhaba Ya Şehri Ramazan” gibi mahyalar karşılıyor. Fakat geçmişte özellikle Tek Parti döneminde durum maalesef bu kadar "romantik" değildi.

 

450 yıllık bir Osmanlı geleneği olan ve özellikle İstanbul’un camilerini süsleyen mahyaların zamanında iktidarların topluma vermek istediği mesajlar içerdiğini, hem dönemin fotoğraflarından hem de araştırmacılarımızdan öğreniyoruz.

 

Marmara Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. İsmail Kara mahyaların tarihini 1830’lara kadar götürüyor. Kuş, lale, fıskiye, top arabası, kız kulesi gibi şekilli mahyalardan çok yazılı mahyaların kullanılmaya başlamasıyla birlikte, mahyaların siyasetle direkt bağlantısını da görülebildiğini söyleyen Kara, özellikle Tek Parti döneminde iktidarın mahyaları kullanarak topluma vermek istediği mesajları yoğun bir şekilde ilettiğini söylüyor.

 

ABDÜLHAMİT HAN’IN RAMAZAN PRENSİPLERİ

 

Osmanlı’nın son dönemlerinde müthiş bir yöneticilik maharetiyle tam 33 yıl ülkeyi yöneten Sultan 2. Abdülhamit Han’ın yönetim metotları hala hayranlıkla inceleniyor. Araştırmalarda Sultan’ın verdiği kararlar arasında Saray Başkâtibi Tahsin imzalı 10 Ocak 1899 tarihli Meclis-i Mebusan’a iletilen Ramazan’a ait bir ferman da bulunuyor. Büyük Sultan yazdırdığı buyrukta Kutlu Ay ile ilgili şöyle söylüyor:

 

Şerefle gelip yaklaşmakta olan mübarek Ramazan ayının bilcümle müminler ve Allah’ın birliğine inananlar için günahlarının affına vesile olması ve bütün ehl-i İslâm’ın bu ayın kutsiyetini dikkate alarak İslamiyet’in yüce prensiplerine aykırı hareketlerden, mübarek gecelerde münasebetsiz ve çirkin yerlerde bulunmak gibi İslam’a yakışmayan ve men edilmiş hallerden kati suretle uzak durmaları, oruç, namaz vesaire gibi dini vaziyetleri yerine getirmeye bir kat daha dikkat etmeleri, velhasıl müminlerin dinin açık hükümlerine tamamıyla riayet etmelerinin, Yüce Yaratıcı’nın rızasına, Peygamber Efendimiz’in hoşnutluğuna ve her iki dünyada kurtuluşa mucip olacağına şüphe bulunmamaktadır. Bu sebeple bu konuya dair emir ve tembihlerinin ilan edilmesi Padişahımız efendimiz hazretlerinin emir ve iradeleri gereğindendir.

© 2016 Kenan Aydın