Osmanlı’da Eğitim

Şehir ve İnsan Dergisi / Temmuz Ağustos Eylül 2014

Tarihte zamanın ve mekanın şartları bakımından iki buçuk büyük imparatorluğun kurulduğundan bahsedilir. Bunlardan Roma İmparatorluğu için bin 500 yılı aşkın ayakta kalmasının en önemli nedeni olarak hukuk, buçuk kabul edilen İngiltere için ise kurnazlık ve güçlü ekonomi gösterilir. Öyle ki nerdeyse her kıtada bulunan kolonilerinden dolayı İngiltere, halen “üzerinde güneş batmayan ülke” diye anılır.

 

Kalan son imparatorluk ise Osmanlı’dır. Sebebi -belki de günümüzde en atıl duruma gelmiş olan- eğitim ve adalet duygusunun Devlet-i Aliye’deki en etkin çalışan kurum olması. Bu iki sonucun nedenlerini araştırdığımızda, yani “Osmanlı’yı Osmanlı yapan neydi?” sorusuna cevap aradığımızda karşımıza ilk önce “eğitim” sistemi çıkıveriyor.

 

OSMANLI’DAKİ EĞİTİM NASILDI?

 

Bu sorunun cevabı sadece sarayda saklı olmadığını görüyoruz. Hanedan kültürü ile yönetilen bir imparatorlukta ileride padişah olacak diye şehzadelerin eğitimi ne kadar önemli ise tebaanın eğitimine de özel ihtimam gösterilir, dikkat edilirdi. Çünkü bilinirdi ki şehzade eğitimi düzgün olursa devlet iyi, adil yönetilir; halkın, tebanın eğitimi düzgün olursa “devlet ebed müddet” sözü yerde kalmaz, benimseme ölçüsü yükselirdi.

 

Halk bazında eğitimin ilk basamağı “sübyan mektepleri” yani “mahalle mektepleri” idi. Her mahallede, her cami yanında sübyan mektebi bulunurdu. Günümüzdeki ilkokulların benzeri olan sübyan mektepleri, medreselere başlangıcı oluşturur, bu okullara 5-6 yaşına gelen çocuklar alınırdı. Sübyan mekteplerinin belirli bir sınıfı ve süresi yoktu. Her çocuk verilmek istenilen bilgileri öğreninceye kadar okula devam eder; alfabe, yazı yazma, okuma, dört işlem ve dini bilgiler öğrenirdi.

 

Sübyan mekteplerinde başarılı olan, gelecek vadedenler orta ve yüksek öğretim kurumlarının temeli sayılan medreselere yönlendirilirdi. Kelime manası olarak “talebenin” ilim öğrendiği yer anlamına gelen medreselerde Kur’an, Hadis, Fıkıh, Kelam derslerinin yanında fen dersleri de okutulurdu.

 

SARAY’DA EĞİTİM

 

Osmanlı şehzadeleri tahsil çağına (5-6 yaşına) geldikleri zaman ulemadan münasip bir kişi dönemin padişahı tarafından seçilerek şehzadeye hoca tayin edilirdi. Bunu müteakip “bed-i besmele” denilen okumaya başlama töreni yapılır, böylece şehzade yetişkinlik çağma gelinceye kadar hocasından ders görürdü.

 

Şehzade vakti gelip de kendisine saltanat müyesser olduğunda hocası halen hayattaysa o şahsı kendisine padişah hocası tayin ederdi. Eğer hocası vefat etmişse, devrin meşhur ulemasından birini hoca olarak seçerdi. Bu suretle padişahların hocalarıyla saltanatları boyunca yaptıkları ilmî sohbetlerle kendilerini geliştirdikleri ve dönem dönem danışman olarak istifade ettikleri söylenebilir.

 

Konumlan itibariyle padişah hocaları yüksek bir makama sahipti. Nitekim Osmanlı devlet protokolündeki sıralamada en yüksek mertebede bulunan veziriazamın (sadrazam) hemen altında şeyhülislam ile padişah hocası aynı derecede yer alırdı.

 

FATİH’İN EĞİTİMİ

 

Osmanlı’nın en parlak padişahlık dönemlerinden birisi hiç şüphesiz Sultan Fatih’in devridir. Şehzadelerin eğitimi başlayan dönemin padişahlık zamanında da sürdüğünü gördüğümüz eğitim ve öğretim dönemine en büyük örneği oluşturur. Hâlen araştırılan, mükemmel eğitim sistemiyle örnek alınan, tarihin seyrini değiştiren Fatih Sultan Mehmed’in eğitiminin temeli ise hocası Mola Güranî’den geçer.

 

Rivayet odur ki Fatih’in babası II. Murad, Manisa Sancakbeyi olarak atadığı oğlu Fatih’in taşıdığı ünün öğretmenlerine boyun eğmesine mani olduğunu öğrenir. Ki hâlâ o ana kadar Kur’an-ı Kerim’i okumayı dahi Fatih öğrenememiştir.

 

Yine rivayete göre Padişah II. Murad, Molla Güranî’nin sert tutumunu ve ödün vermezliğini öğrenince Molla’yı Şehzadeyi yetiştirmekle görevlendirir. Fatih’in iyi bir eğitimden geçmesini istediğini bildirip gerekirse dövebileceğine işaret olsun diye Molla’ya bir de sopa verip Manisa’ya gönderir.

 

Molla Manisa’ya geldiğinde Şehzadenin öyle okumaya meraklı biri olmadığını (dikbaşlılığını) görünce öğretmenlik sıfatıyla gerektiğinde dayak da atabileceğini anlatıp onu ürkütmeye çalışır. Bu sözler yarar sağlamayınca da Padişah II. Murad’ın verdiği sopayı eteği altından çıkartarak “darabtuhu tediben / eğitmek için ona vurdum” cümlesini söz bilimi bakımından Fatih’e inceletir.

 

O güne değin nazlı yetiştirilen Şehzade, hayalinden bile geçmeyen böyle bir davranışla karşılaşınca siner ve üzülür. Okumaya ve öğrenme karar vererek bu baskı ile çocukluğunun gereği olan öğretmene kulak asmama tutumunu bırakır. Az bir zaman içinde Kur’an-ı Kerim’i hatim eder. Fatih’in Kur’an’ı hatim eylediği haberi II. Murad’a ulaşınca pek sevinerek Molla’yı ödüllendirir.

 

Daha önce haylazlığından rahleye yaklaşmayan Mehmed Çelebi, kısa sürede ilim ve sanat aşığı olan babasının oluşturduğu Şark’ın o güne kadar en büyük kütüphanesinde bulunan bütün kitapları büyük bir iştahla okumaya merak salar. Molla Güranî ile başlayan eğitim, Akşemseddin Hazretleri ve Molla Hüsrev’in de devreye girmesiyle Sultan Mehmed’i alimlik mertebesine taşır.

 

Sadece dinî konuların değil, Türkçe’nin bütün inceliklerine vakıf olan Fatih, aynı zamanda iyi bir Arapça tahsili de alır. Daha sonra şiir sanatının inceliklerini mükemmel seviyede kavradığını gözler önüne serdiği Farsça’yı öğrenir. Latince, Yunanca, Slavca ve İbranice bildiği de kaynaklarda geçiyor.

 

SULTAN’A EĞİLMEYEN ÂLİM

 

Molla Güranî doğru ve açık konuşurdu. Vezirleri adlarıyla çağırırdı. Sultan’ın katına girdiğinde selamı yüksek sesle söyleyip asla eğilir gibi bir davranışta bulunmazdı. El sıkışmaktan öte de bir saygı biçimi almazdı. Çağırılmadıkça ve bayram günlerinden başka zamanlarda saraya varmazdı. Fatih’in karakterinde mevcut seçkin, sert ve farklı duruşunu bilimle pekiştirmesinde kuşkusuz Molla Güranî’nin önemli bir rolü vardır.

 

(Prof. Dr. Arzu Tozduman Terzi’nin “Bir cihan padişahı nasıl yetişir” ve Yaşar İliksiz’in “Saraydaki Karalama Defterinin Esrarı” başlıklı yazılarından faydalanarak.)

© 2016 Kenan Aydın