Fetihle Kazanılan Dünya Başkenti

Şehir ve İnsan Dergisi / Ocak Şubat Mart 2014

Prof. Dr. Fahamettin Başar* ile söyleşi

 

İstanbul tarih boyunca hep cazibe merkezi oldu. Günümüzde bunu çok açık şekilde gördüğümüz gibi bu şehir geçmişte de bu parlaklığını her zaman korudu. Bunu günümüze ulaşmış özellikleriyle de görebilmek mümkün. İstanbul’un fethini konuşmadan önce şehrin üzerinde mutlak pırıltıdan bahsetmesek olmaz. İstanbul’da bulunan cazibenin kaynağı nedir?

 

İstanbul, Marmara Denizi ile İstanbul Boğazı’na hâkim bir tepe üzerinde, coğrafi bakımdan olduğu kadar stratejik olarak çok önemli bir coğrafya üzerinde kurulmuş bir şehirdir. Şehir Doğu ile Batıyı, Akdeniz ile Karadeniz’i birbirine bağlayan kara ve deniz yolu üzerinde bulunduğu gibi eşsiz doğal güzelliklere sahiptir. Bu özelliğinden dolayı tarih boyunca pek çok milletin, birçok kumandanın ele geçirmek için mücadele ettiği bir şehir olmuştur. Nitekim bu amaçla kurulduğu tarihten itibaren farklı milletler tarafından defalarca kuşatılmış, uğruna pek çok canlar verilmiş bir yerdir İstanbul. İstanbul Türklerin İslâm dinini kabulünden önce Hunlar ve Avarlar tarafından kuşatılmış, daha sonra Bulgarlar ve Ruslar da şehri ele geçirmek istemişlerdir. İstanbul’un fethi Müslümanlar için ise çok daha özel bir anlam taşımaktaydı. Çünkü Yüce Peygamberimiz Hz. Muhammed “İstanbul elbette fetholunacaktır. Onu fetheden komutan ne güzel komutan, onu fetheden ordu ne güzel ordudur” mealindeki hadis-i şerifleriyle bu güzel şehrin bir gün mutlaka fethedileceğini müjdelemiştir. Bu sebeple İstanbul’un fethi her Müslüman hükümdar için bir kızıl elma, muhakkak elde edilmesi gereken bir şehir olmuştur. Bu amaçla Emeviler döneminde üç defa, Abbasiler zamanında ise bir kez kuşatılmış, ancak Müslüman Araplar tarafından gerçekleştirilen bu ilk kuşatmalar şehrin müstahkem surları dolayısıyla başarılı olamamıştır. Şehrin etrafını çevreleyen muhteşem surları burasını her defasında korumuştur. Bilindiği üzere Emeviler dönemindeki kuşatmaların birincisine sahabeden Ebû Eyyub el-Ensârî de ilerlemiş yaşına rağmen katılmış ve surlar önünde şehit düştüğü yere defnedilmiştir. İstanbul’un fethinin hemen ardından da şehit olduğu yer tespit edilmiş ve böylece Eyüp’teki türbesi ve Eyüp semti meydana gelmiştir.

 

“İstanbul elbette fetholunacaktır. Onu fetheden komutan ne güzel komutan, onu fetheden ordu ne güzel ordudur.” Hadis-i Şerif

 

Peygamber döneminden 1453 yılına gelinceye kadar 8 asrı aşkın bir zaman diliminde fetih neden gerçekleştirilemedi?

 

İstanbul, üç tarafının denizle çevrili olması ve her tarafının müstahkem surlarla korunması dolayısıyla birçok defa kuşatılmış olmasına rağmen ele geçirilememiştir. Ortaçağın en güçlü savunma hattı kabul edilen surları her defasında şehri korumuştur. Osmanlı dönemine geldiğimizde ise kuzey batı Anadolu’da küçük bir beylik olarak tarih sahnesine çıkmış olan Osmanlılar devletin kuruluşundan neredeyse kısa bir süre sonra Bizans İmparatorluğu’nun başkenti olan bu şehri yani Konstantinopolis’i her yönden kuşattı. Zira Osmanlılar devletin kuruluşundan yarım asır sonra Çanakkale’den Gelibolu’ya geçerek sonradan Rumeli adını verecekleri bu topraklara da yerleşmişlerdi.  Böylece yalnızca Anadolu cephesinden, yani doğudan değil batıdan da Osmanlılar tarafından çepe çevre kuşatılan bir şehirden bahsediyoruz. Tabiri caizse İstanbul abluka altına alınmış, dış dünya ile bağlantısı kesilmiştir.

 

Yani yarımadaya sıkışmış bir imparatorluğu, bir şehir devletini konuşuyoruz aslında.

 

Evet. İstanbul tarihteki en büyük imparatorluklardan biri olan Doğu Roma İmparatorluğu’nun yani sonradan Bizans adını almış olan güçlü bir devletin başkenti idi ve bu özelliğini kuruluşundan itibaren sürdürmekteydi. Ancak Ortaçağın en güçlü devleti olan bu imparatorluk zamanla küçüldü. Evvela İslâmiyetin doğuşu ve İslâm Devleti’nin kuruluşu ile Ortadoğu ve Kuzey Afrika’daki topraklarını kaybetti. Selçuklu Türklerinin batıya ilerlemesi ile de Anadolu toprakları Türklerin eline geçmeye başladı. Osmanlılar zamanına gelindiğinde ise imparatorluk artık yalnızca İstanbul’dan, yani tarihî yarımadadan ibaret bir şehir devleti haline düşmüştü. Nitekim Bizans İmparatorluğu, Osmanlı hükümdarı I. Murad zamanında Türklere vergi ödeyen, gerektiğinde askerî yardımda bulunan vasal, yani tâbi bir devlet haline düşmüştü. Kosova’da şehid düşen babasının yerine tahta çıkmış olan Yıldırım Bayezid döneminde ise Bizans artık yalnızca başkent İstanbul ile çevresindeki bazı küçük kalelerden ibaret olan bir imparatorluk görünümündeydi. Ortaçağın güçlü Bizans İmparatorluğu artık küçük bir şehir devleti hüviyetine bürünmüştü. Fakat bu durum, Osmanlı Devleti’nin bekası için büyük bir tehlike oluşturuyordu. Çünkü Osmanlı Devleti’nin fetih politikası hâkimiyetini dünyaya yaymak, İslâmiyet’i dünyaya duyurmak idi. Toprakları ortasında kalmış olan Bizans’ı fethetmeden de bunu gerçekleştiremezdi.

 

Fetih’ten önce Osmanlı’nın durumu nasıldı?

 

On üçüncü yüzyılın sonlarında Anadolu’nun kuzey-batısındaki Selçuklu-Bizans sınır bölgesinde kurulmuş olan Osmanlılar, kısa bir süre içerisinde Bursa ve İznik gibi Marmara Bölgesi’ndeki önemli şehirleri fethedip Çanakkale’ye ulaşmışlar ve oradan Gelibolu’ya geçerek on dördüncü yüzyılın ortalarından itibaren artık Avrupa kıtasındaki topraklara da sahip olmaya başlamışlardı. Osmanlı akıncıları Gelibolu yarımadasından kuzeye, Trakya’ya çıkıp Edirne, Filibe, Dimetoka ve nihayet daha batıdaki Makedonya ve Üsküp’e ulaşmış, Niğbolu’ya kadar ilerlemişlerdi. Balkanlar’da Tuna nehri doğal sınırı oluşturuyordu. Diğer taraftan Edirne’yi payitaht yapan Osmanlılar buradan Bizans’ın başkenti Konstantinopolis’e doğru akınlara başlamış, Osmanlı beyleri surlar önüne kadar yaklaşmıştı. Anadolu yakasında ise artık Üsküdar’a kadar olan her yerde Osmanlı’nın ayak izleri vardı.

 

Osmanlı’da İstanbul’u fetih girişimleri Fatih Sultan Mehmed zamanında başlamadı elbette. Niyet eden padişahlar kimlerdi?

 

İstanbul Osmanlılar tarafından ilk defa Murad Hüdavendigâr’ın oğlu olan Yıldırım Bâyezid döneminde (1389-1402) kuşatılmaya başlandı. Batı Anadolu’daki Türkmen Beylikleri’ni itaat altına alan Yıldırım Bâyezid’in asıl hedefi İstanbul’u almaktı. Çünkü İstanbul artık Osmanlı toprakları ortasında bir ada gibi kalmıştı. Bizans İmparatorluğu artık küçük bir şehir devleti haline düşmüştü ancak her an Osmanlı Devleti’nin bekası için bir tehdit oluşturabilirdi. Batı Bizans’ı kurtarmak için yeni Haçlı seferleri düzenleyebilirdi. Bunun yanında Osmanlı tahtı için hak iddia eden şehzadelerden bazıları Bizans’a sığınıyor ve imparatorun tahriki ve teşviki ile isyan hareketinde bulunuyordu. Bu durum fethin gerçekleşmesine kadar devam etti. Fethi gerçekleştirmiş olan Sultan II. Mehmed dönemine gelindiğinde de Ankara Savaşı’ndan sonra yaşanan Fetret Devri’nden beri İstanbul’da bulunan, Bizans’a sığınmış, hanedana mensup olan bir Osmanlı şehzadesinin, Orhan Çelebi’nin varlığını görebiliyoruz. İmparatorların hepsi –son imparator da dahil olmak üzere– bu şehzadeleri Osmanlı Devleti’ne karşı bir tehdit unsuru olarak kullanıyorlardı. İşte bunun için Osmanlı hükümdarları, toprakları ortasında kalmış ve devlet için daima bir tehdit unsuru olan bu imparatorluğun merkezini ele geçirmek, Bizans’a son vermek istiyorlardı. Bu amaçla Yıldırım Bayezid şehri defalarca kuşatmış, başarılı olamayınca da abluka altına almıştı.

 

Sultan Mehmed’in padişah olmasında bazı ilklerin de yaşandığını görüyoruz değil mi?

 

Fatih Sultan Mehmed, Osmanlı tarihinde bir ilk olarak babası hayatta iken çok küçük yaşta tahta çıkmış bir hükümdar idi. Tahta çıkar çıkmaz İstanbul’u fethetmek için plânlar üzerinde çalışmalara başladı. Ancak, gerek iç muhalefet gerekse dış tehlikeler dolayısı ile iki yıllık ilk saltanatından sonra 1446’da tahttan indirilerek tekrar Manisa’ya gönderildi. Şehzade Mehmed bu ikinci şehzadelik döneminde Manisa’ya gittiğinde de hep bu İstanbul’un fethini düşündü ve bu fethi gerçekleştirmek için ayrıntılı plânlar üzerinde çalışmalar yaptı. Babası II. Murad’ın 1451’de vefatı üzerine ikinci defa 19 yaşında tekrar tahta çıktığında da ilk iş olarak komşularıyla barışı sağladıktan sonra İstanbul’u kuşatma hazırlıklarına başladı.

 

İkinci padişahlık döneminde Sultan Mehmed’de daha yoğun bir kararlılığın görülmesini İstanbul faktörüne bağlayabilir miyiz?

 

Fatih Sultan Mehmed’in ikinci hükümdarlığı 1451’de babasının vefatı üzerine olur. 19 yaşında ikinci defa tahta çıkan Sultan Mehmed ilk iş olarak komşuları ile barışı sağlamaya çalışır. Çünkü asıl amacı İstanbul’u fethetmektir. Kuşatma sırasında komşularından gelebilecek tehlikeleri önlemek şarttır. Karamanoğulları ile yapılan barışı Balkan devletleriyle yapılan anlaşmalar takip eder ve böylece genç padişah dış tehlikeleri önlemiş, güvenli bir ortama kavuşmuştur artık. Sultan Mehmed, ilk saltanatı sırasında kendisine muhalif olan veziriazam Çandarlı Halil Paşa’nın baskısını da önlemiştir artık. Ve İstanbul’un fethi için düşünmüş olduğu plânlarını uygulamaya başlar. Genç hükümdar kararlıdır, şehri mutlaka fethedecektir.

 

Uygulamaya koyduğu plânlar nelerdir?

 

Fatih Sultan Mehmed, Anadolu Beylikleri ve Balkan devletleriyle anlaşma yaptıktan sonra derhal ordusuyla İstanbul surları önüne kadar gelerek şehri ve etrafını çevreleyen surları inceler. Surların çok sağlam ve yüksek olduğunu gören Sultan Mehmed, daha sonra bu surları yıkabilecek toplar döktürmeye başlar. Bir yandan da şehre Karadeniz üzerinden gelebilecek yardımı önlemek üzere İstanbul Boğazı’na, dedesi Bayezid’in inşa ettirmiş olduğu Anadoluhisarı’nın karşısına Rumelihisarı’nı inşa ettirir. Boğazın bu en dar yerinde 1452 yılı Nisan ayında başlayan inşaat çok kısa bir sürede, Ağustos ayı sonunda tamamlanır. Böylece, Boğazkesen Hisarı adını alacak olan bu kale ile Bizans’a gelebilecek yardımları kontrol altına almış olur. Amacı İstanbul’a Karadeniz üzerinden gelebilecek yiyecek ve askeri yardımları önlemektir ve Bizans’ın Batı ile ilişkisini kesmektir. Bunda da başarılı olmuştur.

 

Peki yaptırılan hisar Sultan Mehmed’in plânladığı gibi bir işleve sahip oldu mu?

 

Elbette yararlı oldu. Hisar inşasının tamamlanmasından kısa bir süre sonra Bizans’a yardıma gelen bir Venedik gemisinin, ikazlara uymaması sonucunda kulelere yerleştirilmiş olan muhafızlar tarafından batırıldığını biliyoruz.  Şüphesiz Sultan Mehmed’in kafasındaki plân İstanbul’un dış dünya ile bağlantısını keserek şehri abluka altında tutmak ve teslime zorlamaktı. İstanbul’un surlarını aşıp şehre girilmesinin uzun zaman alacağını düşünüyordu. Sultan Mehmed şehrin daha önce defalarca kuşatılmış olmasına rağmen neden ele geçirilemediğini de biliyor, hazırlıklarını ona göre yapıyordu. Şehrin stratejik ve coğrafi özelliklerinden dolayı bu tedbirlerin alınması elzemdi. Sultan Mehmed de bunu yaptı.

 

Sultan Mehmed’e, İstanbul’un fethini kolaylaştıran etmenlerin başında devasa kale duvarlarını yıkabilen toplar gelir. İstanbul’u kuşatan iki sıra, önünde içi su dolu hendek bulunan yüksek surları o zamana kadar geçilememiş ve aşılamaz olarak bilinmekteydi. Bunun farkında olan Sultan Mehmed daha ilk hükümdarlığından itibaren fethi gerçekleştirmek için çareler düşünür,  araştırmalar yapar.

 

SAVAŞ BAŞLIYOR

 

Günümüzden 561 yıl öncesinden bahsediyoruz. Zamanın teknolojik seviyesini de göz önüne aldığımızda büyük fetih ordusu ne kadarlık bir sürede İstanbul’a ulaşıyor?

 

Fatih Sultan Mehmed, Anadolu ve Balkanlar’da barışı sağladıktan sonra sadece Trakya ve Rumeli birliklerini değil, Anadolu’daki kuvvetlerin de İstanbul kuşatmasına katılmasını sağlamıştır. Bütün kuvvetler başkent Edirne’de toplanır. Elbette Anadolu eyaletlerindeki kuvvetler de buna dahildir. Günlerce sürecek olan sefere çıkmak için tüm hazırlıklar tamamlanınca Osmanlı ordusu mühimmatıyla, toplarıyla ve teçhizatıyla Edirne’den İstanbul’a yürüyüşe geçer. Ordunun İstanbul’a ulaşması 1453 yılı Nisan başlarını bulur. Sultan Fatih surlar önünde, bugünkü isimleriyle Edirnekapı ve Topkapı arasındaki düzlükte otağını kurar. Ordu kuşatma düzeninde surlar önüne yerleştirilir. İstanbul’un bu son kuşatması 6 Nisan 1453 tarihinde Türk topçusunun atışlarıyla başlayacaktır.

 

Bizans’ın övündüğü surlardan bahsedersek Sultan Fatih’in yoğun hazırlık yaptığı kadar çetin midir?

 

İstanbul’u hem kara tarafından hem de deniz yönünden olmak üzere her taraftan çevreleyen surları çok müstahkem savunma hattıdır. Surların büyük bir bölümü günümüze kadar geldiğinden bu sorunun muhatabı olan yapı aslında yanı başımızda duruyor. Ama İstanbul surlarının şimdi göremediğimiz özellikleri de var. Surların teknik özellikleri. Kara surları iki kademelidir ve oldukça yüksektir. Ama bu surların önünde bir hendek var ki bu hendeğin içi su doludur. Dolayısıyla kuşatmaya katılanlar önce bu hendeği geçmek zorundadırlar, ardından birinci suru ve en sonunda da ikinci suru tırmandıktan sonra şehre girilebilecektir. Üstelik kale kuşatmaları meydan muharebelerinden daha da güçtür. Çünkü şehri savunanlar yüksek siperlere yerleşmişlerdir ve kuşatan kuvvetlerden avantajlı durumdadır. Ayrıca Bizanslılar öteden beri kullandıkları, suda bile yanabilen ve Rum ateşi ya da Grek ateşi denilen yanıcı bir maddeye de sahiptirler ve bunu surlara tırmanan askerlerin üzerine dökmektedirler.

 

Diğer taraftan Bizans’ın hazırlıklarını da saymak lâzım...

 

Osmanlı ordusunda kuşatma hazırlıkları yapılırken Bizans tarafında da şehri savunmak için yoğun bir çalışma vardır. Bizans’ın son imparatoru olan XI. Konstantinos Palaiologos da önceki kuşatmalar sırasında seleflerinin yaptığı gibi Avrupa krallarından ve Papalık’tan acil yardım talebinde bulunmuştur. İmparatorlar Batı’nın yardımını sağlamak için Katolik kilisesine teslim olduklarını ilân ediyorlardı. Ama burada altını çizeceğimiz önemli bir nokta var.  İmparatorlar tarafından Katolik kilisesine bir bağlılık sözü verilmiş olsa da Bizans halkı buna hiçbir zaman razı olmamış, Katoliklerin üstünlüğünü kabul etmemişlerdir. Halkın Katolik mezhebini benimsememesinde en büyük etken 1204 yılında gerçekleşmiş olan Dördüncü Haçlı Seferi sırasında İstanbul’un Latinler tarafından çok kanlı bir şekilde ele geçirilmiş olmasıdır.  Çünkü Bizanslılar, imparatorluğun bir daha eski gücünü elde edememesinin en büyük sebebi olarak, Katolik Latinlerin İstanbul’u zaptı ve 57 yıl sonra buradan ayrılmak zorunda kaldıklarında da yaptıkları tahribatı görmektedirler.

 

Bizans’ın savaşa girerken askerî hazırları ne durumda idi?

 

İmparator, Türklerin şehri kuşatacağını anlayınca önce surları tamir ettirmiş, eli silah tutan herkesin şehri savunmasını istemiştir. Aslında İstanbul, Latin istilasından sonra eski gücünü kaybetmiş, bir zamanlar 400-500 bini bulan nüfusu kuşatma öncesinde 40-50 bine kadar inmişti. Şehri savunanların sayısı ise Ceneviz ve Venediklilerden gelen yardımcı kuvvetlerle birlikte ancak 7-8 bin, ya da en fazla 9-10 bin civarında idi. Şehri kuşatmak için gelen Osmanlı kuvvetlerinin mevcudu ise Türk ve Bizans kaynaklarında çok farklı rakamlar verilmekle birlikte en çok 70-80 bin kadardı.

 

Osmanlı ordusunda görev yapan askerlerin sayısı ile karşılaştırdığımızda aradaki uçurum bize kolay geçebilecek olan bir savaşı gösterir mi?

 

Sadece sayılara bakarak bir değerlendirme yapmak bizi yanıltabilir. Çünkü bu bir kuşatma muharebesidir ve biraz önce de ifade ettiğimiz gibi kuşatma savaşları meydan muharebelerine göre çok daha güçtü. İstanbul’un fethinden önce şehri kuşatan kuvvetler ile şehri savunan kuvvetler arasındaki fark bizi yanıltmasın. Nitekim kuşatma iki aya yakın sürmüştür.  Osmanlı kuvvetleri sayıca Bizans kuvvetlerinden çok fazla olmasına rağmen kuşatma 54 gün devam etmiştir. Yani şehir kolay bir şekilde alınmamıştır. Üstelik Bizanslılar da şehri sonuna kadar savunmuş, Sultan Fatih’in barışla almak için yapmış olduğu teklifleri kabul etmemişlerdir.

 

Bu direncin arkasında surlardan başka neyi görüyoruz?

 

Kara ve deniz surlarının müstahkemliği yanında fethi zorlaştıran unsurlardan en etkili olanı Grek ateşidir. Yalnızca Bizanslıların kullanmakta olduğu bu madde suda dahi yanabilen bir silahtır. Surları kuşatmak isteyenlere surlar üzerinden dökülmekte ve kuşatanlara çok büyük zayiat verilmektedir. Bunun yanında Bizanslılar hâlâ Batı’dan yardım geleceğini düşünmektedirler. Kuşatmanın ilk günleri yoğun top atışlarıyla ve surlara hücumlarla geçer. Kuşatma bazı günler çok şiddetli geçer, bazı günler ise ordu dinlenir. Surları aşmak, şehre girmek için her yol denenir. Yürüyen kuleler vasıtasıyla surlara tırmanmaya çalışılır. Lağımlar açılarak surlar altından şehre girmeye çalışılır. Ancak bu teşebbüslerin hepsi sonuçsuz kalır.

 

Sultan Fatih, İslâmî geleneği de ihmal etmeyerek tüm işlerini belli bir düzene göre yapıyordu. Bunun en önemli delili ordusuyla surlar önüne geldiğinde imparatora bir elçi heyeti göndererek şehrin kan dökülmeden teslim edilmesini istemesiydi.

 

FETİH SADECE KARA SURLARINDAKİ KUŞATMALARLA GERÇEKLEŞMEZ

 

Hiç şüphesiz İstanbul’un fethi sadece kara surlarından yapılan kuşatmalarla gerçekleşen bir durum değil. Aynı zamanda deniz muharebelerini de kuşatma sırasında görebiliyoruz. Osmanlı donanmasının kuşatmadaki rolü tam olarak nedir?

 

İstanbul’un son kuşatması esnasında Türk kuvvetleri kara surlarını kuşatmasına devam ederken donanma da Beşiktaş-Dolmabahçe arasında demirlemiş bekliyordu. Kuşatma sırasında Osmanlı donanması bir ara Bizans’a Batı’dan gelen 3 Ceneviz ve 1 Bizans yardım gemisindeki kuvvetlerle Marmara’da karşılaşmış ancak başarılı olamamıştı. Buna çok üzülen Sultan Mehmed donanma kumandanını değiştirdiği gibi, şehrin deniz tarafından, bilhassa kara surlarına göre daha zayıf olan Haliç surlarından da kuşatılmasını istiyordu. Ancak Bizanslılar Haliç girişini zincirlerle kapatmıştı.  Aslında Osmanlı donanması şayet Haliç’e girebilseydi Haliç surları kara surlarına göre daha alçaktı ve iki kademeli olmadığından aşılması kolaydı. Böylece şehrin fethi mümkün olabilecekti. İşte bunun için Sultan Mehmed Osmanlı donanmasının muhakkak Haliç’e inmesi gerektiğini düşünüyordu. Bunun için plânlar yapmıştı. Ancak Bizanslılar her kuşatma sırasında olduğu gibi bu son kuşatma öncesinde de Karaköy ile Eminönü arasına bir zincir gererek Haliç’e yabancı gemilerin girmesini engellemişti.

 

Bizans’a gemilerle gelen yardımların engellenememesi Osmanlı donanmasının zayıf olduğunu gösterir mi?

 

Zamanın Osmanlı donanmasına baktığımızda bu soruya cevabımızı bulabiliyoruz. Yani Osmanlı donanması günün şartlarında o kadar da gelişmiş bir deniz gücü değildi. Cenevizliler ve Venedikliler ise deniz devletleriydi ve deniz savaşlarında başarılı olan devletlerdi. Nitekim İmparator Batı’dan yardım istemişti ve sonunda 3 Ceneviz gemisi 20 Nisan’da, yani kuşatmanın başlamasından 2 hafta kadar sonra Yenikapı açıklarında kendilerini durdurmak isteyen Osmanlı gemilerini geçip Bizans’a giriş yapmıştı. Osmanlılar bu deniz savaşında çok fazla kayıp vermiş, donanmanın bir kısmını kaybetmişti.

 

Denizde yaşanan bu mağlubiyet fethi nasıl etkiledi peki?

 

Yaşanan deniz savaşında Osmanlı deniz kuvvetlerinin ağır bir yenilgi alması elbette Türk ordusunda büyük bir moral çöküntüsüne sebep oldu. Deniz savaşındaki bu mağlubiyete Sultan Mehmed de çok üzüldü, sinirlendi. Hatta donanma kumandanı Baltaoğlu Süleyman Bey’i azlederek yerine Gelibolu sancakbeyi Hamza Bey’i tayin etti. Ama bu deniz yenilgisinden sonra genç hükümdar elbette alternatifsiz değildi.

 

Yani Sultan Mehmed’in bir B plânı vardı...

 

Evet. Sultan Mehmed ne yapıp edip Haliç’te gemileri yüzdürmek istiyordu. Çünkü hem Haliç surlarından şehre hücum edilecek ve hem de Bizans’ın savunma hattı genişleyeceğinden kara surlarındaki mukavemeti zayıflamış olacaktı. Nitekim gerekli hazırlıklar yapılarak 21 Nisan gecesi bugünkü Beşiktaş-Dolmabahçe-Tophane arasındaki bir yerden, önceden hazırlanmış özel yollardan yağlı kızaklar üstüne konulmuş Osmanlı gemileri hayvan gücüyle de desteklenerek karadan çekilmiş ve böylece bir gece içerisinde 70 kadar gemi Kasımpaşa sırtlarından Haliç’e indirilmişti. Burada hemen belirtelim ki donanma deyince bugünkü gibi büyük gemileri düşünmeyelim, o dönemin küçük gemileridir bunlar. Ve yine bu gemiler bir gecede Haliç’e indirilmiş değillerdi. Hazırlıkları çok önceden yapılmaya başlanmış ve muhtemelen bu gemilerin bir kısmı Okmeydanı arkasındaki ormanlık alanda önceden inşa olunmuştu.

 

Savaşın rengi böylece değiş oluyor değil mi?

 

Hiç şüphesiz Osmanlı gemilerinin karadan yürütülerek Haliç’e indirilmesi son İstanbul kuşatmasının dönüm noktalarından biridir. Haliç’e girmiş olan Osmanlı donanmasını gören Bizanslılar büyük bir korkuya kapılmış ve bunu büyük bir şaşkınlıkla izlemişlerdir. Artık İstanbul Haliç surlarından da kuşatılmaya başlanmış, Galata tarafındaki Osmanlı birlikleriyle Edirnekapı tarafındaki kuvvetler arasında bir engel kalmamıştı. Gemiler aracılığıyla Haliç üzerinde oluşturulan köprü vasıtasıyla Galata’daki kuvvetler de kuşatma birliklerine yardıma gelmeye başlamıştı. Böylece denizdeki mağlubiyetten bir gün sonra, 22 Nisan sabahı Osmanlı ordusunun maneviyatı artmış, askerler zaferin daha yakın olduğunu hissederek cesaretlenmiş ve Sultan Mehmed de bu dâhiyâne buluşuyla hedefine biraz daha yaklaşmıştı.

 

Ve son taarruz..

 

Son taarruz öncesi her şey plânlanmış, Sultan Mehmed yaptığı bir konuşma ile askerlerini cesaretlendirmişti. Son hücuma geçmeden önceki gün Osmanlı ordugâhında bir sessizlik süreci yaşanır. Aslında bu sessizlik Bizans’ı yanıltmak içindir. Aynı zamanda son genel hücum öncesinde ordu dinlenmiş olur. Fetihten öncesi son gece ise “mum donanması” taktiği uygulanır. Çok geniş bir alanda tüm gece boyunca mumlar yakılır ve şehrin surları ışıklar altında bırakılarak ve askerlerin de çığlıklarıyla Bizanslıların büyük bir şaşkınlık ve korkuya düşmesi sağlanır. Surlardaki savunmacıların kendilerini seyrettiğini bilen Sultan Mehmed bu yolla Bizanslıların korkuya kapılmasını hedefler. Sabaha karşı ise yoğun top atışı ile genel bir hücuma geçilir. Artık surlarda büyük gedikler açılmış yolun sonu görünmüştür. Diğer taraftan şehri savunan Bizanslıların da takati kalmamıştır. 54 gün süren kuşatma dolayısıyla şehri savunan kuvvetler güçsüz düşmüştür. Dışarıdan yiyecek yardımı da alamayan şehirde açlık ve susuzluğun had safhaya ulaştığını da söyleyebiliriz. Sonunda surlarda açılan gediklerden 29 Mayıs 1453 Salı günü sabahında Osmanlı ordusu şehre girmeyi başarır ve süratli bir şekilde yarımada içlerine, Aksaray’a doğru ilerlemeye başlar. Şehir halkı Türklerin şehre girdiğini görünce korku içinde Ayasofya’ya sığınır. Sultan Mehmed de aynı gün öğle vakti Topkapı’dan şehre girerek doğruca Ayasofya’ya gider ve orada toplanmış olan Bizans halkına ve din adamlarına bir konuşma yapar.

 

İstanbul Fâtih’i bu konuşmasında Bizanslılara neler vadeder?

 

Fatih Sultan Mehmed Ayasofya’da toplamış olan Rumlara korkmamalarını, inançlarında serbest olduklarını, ibadetlerini rahatça sürdürebileceklerini, can ve mallarına dokunmayacaklarını, korkusuzca evlerine dönmelerini söyler. Bu uygulamada Fatih Sultan Mehmed’in engin adalet ve hoşgörüsünü görüyoruz. Böylece 29 Mayıs 1453 Salı günü sabahı, bütün Ortaçağ boyunca bin yıldan fazla bir süre devam etmiş olan Bizans İmparatorluğu son bulmuş, Bizans’ın Konstantinopolis’i artık Türk İstanbul olmuştur. Şehir Osmanlı Devleti’nin payitahtı oluşunun yanında, Fatih Sultan Mehmed’in adalet ve hoşgörüsü sayesinde farklı ırk ve inanca sahip insanların asırlar boyunca huzur içinde bir arada yaşadığı bir şehirdir artık.

 

*Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi, Tarih Bölümü Başkanı

© 2016 Kenan Aydın