Anonimden Destansı Gerçekliğe

Çanakkale Savaşları Bilinci

Şehir ve İnsan Dergisi / Ocak Şubat Mart 2015

Bastığın yerleri ‘toprak’ diyerek geçme, tanı!

Düşün altında binlerce kefensiz yatanı.

Mehmet Akif

 

1915’in üzerinden 100 yıl geçti. Onlarca yıl sonra bile yeniden Çanakkale Savaşları’nın yaşandığı Gelibolu’yu düşünmeden edemiyor insan. “Savaşın yenildiği yer” olarak anılan; metrekareye 6.000 merminin, nice canlarla beraber düştüğü Çanakkale için bugünlerde bir kez daha anlama çabasına girmemiz boşuna değil.

 

İki tarafın kalkıştığı basit bir muharebeden çok öte olan Çanakkale Savaşları için müttefiklerin amacı belliydi. Boğaziçi’ne giden yolda bulunan Gelibolu’yu aşarak 600 yıllık imparatorluğu ve başkenti, Avrupa’nın “hasta adam Osmanlı”yı saf dışı bırakmak.

 

Deniz harekatı ile başlayan savaşlar dizisi, müttefik donanmasının uğrayacağı bozgundan sonra 25 Nisan’da Gelibolu kıyılarına karşı yapılacak çıkartma ile devam edecekti. “Küçük ölçekli dünya savaşı” olarak nitelendirilebilen Osmanlı’nın son var oluş çabalarından Birinci Cihan Harbi içindeki Çanakkale Savaşları, ardında iki taraftan toplam yarım milyon “can”ı on bir ay gibi kısa bir sürede toprağın altına alarak son buldu.

 

NASIL BİR ÇANAKKALE BİLİNCİ?

 

Tarihçilere göre Çanakkale Savaşı’nın resmi anlatımını işleyen okullarımızdaki öğrenciler, tarihi şuurdan eksik kalıyor. Kronolojiye göre anlatılan, yüzeysel basitlik ve verilen ana bilgilerin “sınavda çıkabilir” kaygısıyla ezberletmekten ve ezberlenmekten öteye geçilemiyor. Konuyla ilgili Gelibolu Savaşları’nı işleyen bir programda konuşan Tarih Dergisi Genel Yayın Yönetmeni Gürsel Göncü, Çanakkale bilinci üzerine tespitlerini şöyle sıralıyor.

 

“Çanakkale Savaşları bizde belli bazı isimler tarafından yazılmış ama hiçbir zaman ne arazide ne sonrasında doğrulanmamış, topografide kıyaslanmamış, diğer yabancı kaynaklarda mukayesede edilmemiş, bir yönü hep eksik kalmış resmi tarihtir. Bu yüzden Çanakkale anonim mesele haline olmuştur. Anonim olduğu zaman bir konu detaylara, ayrıntılara inemezsiniz. Ne zaman Gelibolu Deniz Savaşları’nı, çıkartmaları, muharebelerini vesaire kişiselleştirirsiniz, zenginleştirirsiniz, işte o zaman tarihiniz kalıcı olur. Yani Çanakkale tarihimizi zenginleştirmek subay öyküleri, asker öyküleri, özel günlükler ya da hatıratlarla olur. Çanakkale’yi biz 18 Mart’lardan öteye taşımamız lazım ki o bilinç oluşsun.”

 

Biz de buradan hareketle anonimden çıkıp gerçek öykülere bakalım istedik.

 

BİR ŞAİRİN ÖLÜMÜ

 

İstanbul’un işgal edilebileceği düşüncesi İngiltere’de de özellikle belli bir eğitimden geçmiş gençler arasında büyük bir heyecana sebep olmuştu. Bu “belli eğitim” Helenizm veya antik Yunan’a ilgi uyandıran bir eğitimdi ve o tarihte İngiliz halk okullarındaki eğitimin merkezindeydi. Bu eğitimden geçmiş en ünlü isimlerden biri şair Rupert Brooke’du.

 

Genç ve tanınmış şair Brooke savaşa katılmak üzere İngiltere’den ayrılırken şöyle diyordu:

 

“...İnanılmayacak kadar olağanüstü... Hero’nun kalesi 15'lik toplarımıza dayanacak mıydı? Deniz şarap rengine dönüşecek miydi? Ayasofya'nın mozaiklerini, lokum ve halıları yağmalayacak mıydım? Bizler tarihin dönüm noktası mı olacaktık? Mutluluğum hiç bu kadar eksiksiz olmamıştı.”

 

Ne yazık ki bu mutluluk tamamlanamadı. Bu başarılı, tanınmış, sevilen ve gözü pek ama maalesef yağmacı şair, böcek sokmasından öldü ve Skyros adasına gömüldü. Bir Yunanlı mezar kitabesine şöyle yazdı: “İstanbul’un Türklerden kurtarılması yolunda ölen Rupert Brooke... burada yatıyor.”

 

YENİ DUYGU: SAYGI

 

Prof. Dr. A. Mete Tunçoku’nun, Çanakkale Kitaplığı’nın “klasiği” olmuş “Anzakların Kaleminden Mehmetçik” adlı eserinde birbirinden ilginç hatıralar vardır. Bu hatıralar zihinlerdeki değişimi gösterir. Hepsi olmasa da Anzakların büyük çoğunluğu “gerçeği" anlamış görünmektedir.

 

Buley, E.C: “Avustralyalı askerlerin şişko adını verdikleri yaşlıca bir Mehmetçik askeri kendisine ateş edildiğinde kafasını sipere sokar sonrada ıskaladığımızı anlatmak için tek parmağını çıkartıp işaret ederdi. Bir sabah Avustralyalı iki yaralı asker kimse kendilerine ulaşamadığından kızgın güneşte siperler arasında yatmaktaydı. Bizlerden birisi şişko göründü dedi. Donakalmıştık. Sanki dilimiz tutulmuştu. Şişko Mehmetçik siperden çıktı bizim yaralılarımıza doğru ilerledi ki buna cesaret isterdi hani. Çıt çıkmıyordu. Onun yaralı askerlerimize su verişini seyrettik. Gözlerimiz hayretten açılmış bu inanılmaz olayı seyrederken o yaralıları rahat ettirmeye çalıştı sonra umursamaz, sakin bir şekilde siperine döndü.”

 

Çavuş Collyer: “12 yaralı askerimiz Osmanlı Kızılay ekibi tarafından bulunur fakat esir alınmazlar. Yaraları sarılır ve sizinkiler sizi gelip alırlar denilip bırakılırlar. Bir Mehmetçik yaralı bir askerimizi bulur, yarasını sarar, arkadaşları tarafından bulunması gecikir diye yanına su bırakır.” diye yazar günlüğüne.

 

Yeni Zelandalı savaş muhabiri Malcolm Ross: “Hastane gemimiz kıyıda, yakın mesafede ve Osmanlı ordusunun ateş menzili içinde. Ancak hiç ateşe tutulmadı.”

 

Lord Kitchener Parlamentoda Osmanlı’dan övgüyle bahsedince The Egyptian Gazette’de şöyle bir yorum yapılır.

 

“...Bütün İskenderiyeliler bilir ki Kitchener Gelibolu’dan dönen her askerin söylediğini tekrarlamaktan başka bir şey yapmamıştır. Prusya henüz daha ilkel-putperest ve barbarlık dönemini yaşarken, Osmanlı askerleri düşmanına centilmence davranmak gibi bir meziyete sahipti.”

 

Deniz Albay Steele: “Mehmetçik sıkı savaşçı, dürüst insan. İade ettikleri yaralımızın üzerinde Osmanlı battaniyesi vardı. Askerimizin yaraları da tedavi edilmişti.”

 

Bryan Cooper ( 6-10 Ağustos Conkbayırı) “Bu ıstırap yükü (yaralılar) ağır ağır tepelerden sahile kadar taşındı. Bu arada Osmanlı makineli tüfeklerini de takdir etmek gerekiyor. Yaralılarımızı taşıdığımızı anladıklarında ateş etmeye son verdiler. Diğer vesilelerle de düşmanımızın asil davranışlarını öğreniyor ve kendilerine saygı duyuyorduk.”

 

Herbert şöyle diyordu: “Nefret, Müslümanlara duyulan saygıya dönüştü.”

 

Batan gemilerinden ve denizaltılarından etrafa saçılan askerlerine ateş edilmezdi. İstanbul’da ölen tek İngiliz esirine Osmanlı subaylarının müdahalesiyle askeri tören düzenlendi. Esirlere bulundukları şehirleri tanımaları için şehir gezilen yaptırılır, esir subaylara maaşları ödenir, Pazar günü istirahatleri sağlanırdı.

 

EY YOLCU!

NURİ ÇAVUŞ’U DA UNUTMA

 

Aşağıda okuyacağınız günlük notları, 47. Alay 2. Tabur 7. Bölük Komutan vekili Teğmen Mehmet Fasih’in günlüğünden aktarılmıştır.

 

(Sabah) 5.00 - ...Rapor için tekmil toplattım. Vukuat yok. Beş bin mermi ve on bomba sarf olunmuş. Bir kahve içtim. Açık yattığımdan üşümüşüm. Şafak atıyor. Hava dağınık surette bulutlu ve latif. Biraz soğuk var. Kamer pek hafif.

 

5.30 - Siperleri gezdim. Bölüğün gösterdiği gayret ve fedakârlıktan pek ziyade memnunum. Yerime geldim. Çay ve nargileyi çekiştirmeye başladım.

 

6.13 - Düşman tarafından ilk bomba şimdi atıldı. Mamaafih seyrek... Diğer bir başta yine kesildi. Yalnız dumdumlar vadilerde haykırmakta.

 

6.30 - Sağ cenahta top sesleri geliyor. Bomba yok. Piyade ve ara sıra makineli tüfek ateşi devam etmekte.

 

6.53 - Bir bomba oturduğum kovuğun önündeki taraçanın üzerine düştü. Bir zayiat yok. Fakat orada bulunan saçlı dama çarptığı için gürültü çıkardı. Bunu bir şey zanneden düşman ikinci bir daneyi de iki dakika sonra yolladı. İşte bunda emir getiren çavuşum boğazından yaralandı.

 

8.00 - .... Hulusi deresinin şark yamacındaki siperleri görmeye geldik.

 

Bu siperler bizim şimdiki siperlerin gerilerini muhafaza etmekte. Bunları gezerken sıhhiyelerin tezkere (sedye) içinde birinin başucuna toparlandıklarını gördüm. Siperden sordum. “5. Bölükten Nuri Çavuş dediler. Şehit veya mecruh (yaralı) sordum. “Şehit” dediler. Eyvah! Ey Allah'ım! Bana daha ne acı felaketler göstereceksin? Nuri bomba ile kalbinden, kolundan, başından, bacaklarında yaralanarak şehit olmuş. Başı göğsü açık, saçları perişan, üstü başı kan içinde yatıyor. Çehresi hafif solmuş. Ağzı hafif açılmış. Dudaklarının arasından beyaz dişleri görülmekte. Gözleri yarı açık ve semavata münatıf (gökyüzüne yönelmiş). Yüzünde bütün ismet ve letafet tecelli etmekte. Elleri birbirine kilitlenmiş, göğsünün altında... Bütün bu hali ile sanki kendisine kahredenlere tazallümatta (sızlanmakta, yanıp yakılmakta) bulunuyor. Artık tahammül edemedim. Ah! Ey derdim! Siz hâlâ kendinizi koruyamayacak ve işiniz olmayan yerlerde gezecek misiniz?

 

Çünkü bu çocuk, taburun depo efradının talim terbiyesine memur idi. Siperde katiyen vazifesi yok. Öyle olduğu halde durmaz, gelir; mazgal yapar, yollara bakar, cephane getirir ve çalışmak için iş arardı. Daha akşam bana cephane getirmiş ve “Beyim. Size cephane getirdim" diye tatlı bir ses ile haber vermişti.

 

Düşün! Ta Erzurum’dan Çanakkale’ye, o darül harbi (....) için bırakarak buraya gelmiş. Böyle bir vücudun üfulü (yok olması) beni pek ziyade müteessir etti. Bu kadar ölüm ve fecayii gördüm. O kadar müteessir olmamıştım.

 

Sıhhiyeler tezkereyi kaldırdılar. Gitti. Siperleri gezmeye başladık. Fakat duramadım. Pek ziyade sevdiğim bu çavuşuma son hizmeti ifa etmek için kumandanlıktan ayrıldım. Koşarak şehitler mezarlığına yollandım. Yolda tezkereye rast geldim. Yere koymuşlar ve Bölük efradı başına toplanmış. Bazısı ağlıyor ve artık fecayie alışarak ağlamayan gözlerde ve çehrelerde derin bir hüzün göze çarpmakta... Üstünü muayene etmişler. Bir şey çıkmamış. Üç kuruş para... Mezarlığa yollandım. Derenin çarkında, güzel bir zeytin ağacının dibinde, bir mezar kazdırdım. Burada kendi gibi büyük birçok şüheda (şehitler) vardı. Ayağı karşı sırta geliyordu. Birçok zeytin ve defne dalları koparttırdım ve işte pek ziyade sevdiğim çavuşu bu dallara sararak toprağa yatırdım. Yüzünü gördükçe teessürüm artıyordu ve ilk toprağı atarken artık dayanamadım. Gözlerimden daima boşanmaya hazır, sıcak yaşları kendi haline bırakarak meyus ve perişan hal ve tavır ile “Ah oğlum! Sizi böyle bu topraklara yatırmak pek ağır geliyor. Sizi böyle topraklara yatmış gördükçe gözlerim hiç bir şey görmüyor” diye bağırdım. Bütün arkadaşlar da benim gibi ağlıyorlardı. Bunlardan birisi, beraber geldiklerini ve yolda gelirken “İnşallah şehit olurum” dediğini nakletti. Öyle ise ey Nuri! Sen, arzuna büyük bir surette nail oldun!

 

Gömdük! Ey, o pek ziyade sevdiğim vücudu kara topraklara gömmeyi Allah bana nasip etmiş. Kim bilir daha kimleri gömeceğim. Son vazife-i diniyeyi bizzat eda ettim. Sure-i Fatihayı okurken; sesimin tüm rikkati, azameti ve belagati ile okurken, yine kendimi zapt edemedim. Sıcak yaşlar yanaklarımdan kayarak sakalımın üzerinde, sicim tanesi gibi duruyor. Her şey, her şeyin bittiği gibi bu da bitti. Ben de geriye dönerek yerime doğru yürümeye başladım. Fakat o kadar muzdaribim ki, sanki nereye baksam orası bana; “Nuri şehit oldu! Sevdiklerinden birisini daha kaybettin!” diyor. Bununla beraber buna ve Nuri’ye ve Nuri’den evvelkilere, onların öldüklerine ve bir daha bir Nuri’nin dirilmeyeceğine katiyen inanmıyor ve diyor ki “Onlar muvakkat bir zaman için öldüler. Yine dirilecekler.” Bu zeytinliklerin dibinde onunla beraber Sekip, İzzet, Reşat, Munip ve daha pek çok arkadaşlar yatmakta... Yerime geldim. Yemek getirdiler. Her lokmada bu çocuk hatırıma geldiği için yiyemedim. Dışarı çıktım. Biraz gezindim. Biraz kendimi avutmak istedim. Fakat mümkün değil. Kendim bile bunlardan izhar-ı acz ediyordum.

 

...Tekrar yerime geldim. Nuri’ye bir hitabe yazmak istiyorum. Yazdım. O da şu:

 

Ey yolcu! Eğer Kanlısırt’ı müdafaada 47. Alayı anarsan, 5. Bölükte Nuri Çavuş’u da unutma. O, Alayının en değerli askerlerinden biri idi. 27 Zilhicce 1333 (Miladi 5 Kasım 1915) Cuma günü sabahı ölüm onu çağırdı ve o da Allah’ın davetine icabetle pak ve masum olduğu halde cedlere doğru gitti.

 

Kaynakça

• Çanakkale Muharebe Alanları Gezi Rehberi, Gürsel Göncü, MB Yayınevi, İstanbul, 2006

• Çanakkale 1915 – Ölüme Koşanlar, Recep Şükrü Apuhan, Timaş Yayınları, İstanbul, 2009

• Anzakların Kaleminden Mehmetçik, Prof. Dr. A. Mete Tunçoku, İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2008

• 1. Cihan Harbine Neden Girdik?, Kazım Karabekir, Emre Yayınları, İstanbul, 1994

• Mehmet Fasih Bey’in Çanakkale Anıları – Kanlısırt Günlüğü, Hazırlayan: Murat Çulcu, Arba Yayınları, İstanbul, 1997

© 2016 Kenan Aydın