Paranoya ile Gerçek Arasında

Ajans Dergisi / Ocak 2014

Anayasamız devleti tanımlarken çok temel birkaç kavrama vurgu yapıyor: “Demokratik, laik, sosyal bir hukuk devleti!” 90 yıllık tarihimizde yaşananlar ne kadar “demokratik”iz ve ne kadar “hukuk devleti”yiz sorularını akıllara getiriyor. Darbeler döneminin ardından Türkiye’yi aydınlık yarınlara hazırlayacak icraatların gerçekleştiği bir dönemde şimdi de paralel devlet olgusuyla karşı karşıyayız.  Ama şu gerçek unutulmasın; her türlü girişime rağmen kazanan yine milletin iradesi olacak.

 

Tarih 17 Aralık 2013. Saat sabaha karşı 05.00. Hazırlıklar tamam. Savcı’nın verdiği talimat net. Alınacak kişiler belli. Adresler polisin elinde. Yapılacak olanlar yazılı. Verilen adreslere sabah baskını yapılacak. İsimleri kağıtta olanlar merkeze alınacak, evler aranacak, fotoğraflar çekilip, videolar kaydedilecek.

 

İçişleri Bakanı Muammer Güler’in oğlu Barış Güler, Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan’ın oğlu Kaan Çağlayan, Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar’ın oğlu Abdullah Bayraktar, Halkbank Genel Müdürü Süleyman Aslan, iş adamı Reza Zarrab, Fatih Belediye Başkanı Mustafa Demir ve iş adamı Ali Ağaoğlu’nun da aralarında bulunduğu 71 kişi sabah 08.00’de İstanbul Adalet Sarayı’na getirildiler.

 

İddialar birbirini kovaladı. Başsavcı vekili Zekeriya Öz koordinatörlüğünde 4 savcının her sanığa 5’er dakika vererek şüphelilerin ifadesini alması, işin nöbetçi mahkemeye kalmaması için acele ediliyor görüntüsü olarak algılandı. Uzmanlara göre bu işlem hukuki usulsüzlük olarak kayıtlara geçti.

 

İfade alma işleminin tamamlanmasının ardından 2 saat bile geçmemişti ki, İstanbul Başsavcılığı şüpheli bakanlar hakkında 504 sayfalık fezlekeyi saat 10.30 civarlarında İstanbul Emniyet’ine sundu. Parafsız ve imzasız olarak sunulan fezleke ise akıllara “Belgeler çok önceden mi hazırlandı?” sorusunu getirir.

 

Hükümet kanadında ise alınan kararlar doğrultusunda görevden alınan il emniyet müdürleri, bölge emniyet ve şube emniyet müdürleri başlatılan operasyonlara yanıt şeklinde okundu.

 

Öyle görünüyor ki, Emniyet teşkilatı içinde yeni atamaları/tayinleri/görevden almaları ilerleyen günlerde de izleyecek Türkiye...

 

Şayet bir yolsuzluk varsa hesabı kesinlikle sorulmalı. Zaten konunun muhatapları da bu yönde açıklamalar yapıyor. Masumiyet karinesi gereği suçu ispatlanmamış bir kimseyi suçlu ilan etmek hukukun en temel doktrinlerine aykırıyken, özellikle gazete sütunlarında televizyon ekranlarında ve sosyal medya aracılığıyla yürütülen karalama kampanyaları da Türkiye’nin “hukuk devleti” özelliğine zarar veriyor.

 

Peki, tüm bu tantananın ardında ne yatıyor? İddia edildiği gibi Emniyet teşkilatında ve yargıda büyük bir yapılanma mı var? Emniyet amirleri operasyonların salahiyeti için üstlerine emir vermeden bu kadar rahat hareket edebilirler mi? Vekil savcılar –üstelik Başsavcı’nın haberi bile olmadan– bir gecede bakanların da içinde olduğu bir operasyona başlayıp sabahına 504 sayfalık fezleke hazırlayabilir mi?

 

Tüm bu sorular çoktandır sormayı unuttuğumuz bir literatür üzerinden sorgulanıyor: Türkiye’de paralel devlet yapılanması var mı?

 

Reşat Petek, Emekli Cumhuriyet Başsavcısı

 

“Son günlerde sık kullanılan “paralel devlet” deyimi “derin devlet” deyimini hatırlatıyor. Kamu gücünü kullanırken, emrinde çalıştığı siyasi otorite ve yasalar dışında, fikrini ve ideolojisini benimsediği organizasyonlardan emir talimat alan ve bu doğrultuda eylemler yapan bir yapılanma varsa, bunu paralel devlet olarak ifade edebiliriz.

 

Paralel devlet anlayışı, hukukî dayanaklardan yoksun olduğu gibi, demokratik meşruiyeti olmayan bir yapılanmayı da ifade eder.

 

Çoğulcu demokrasilerde sivil toplum kuruluşlarının varlığı, dinî cemaatlerin varlığı, örgütlenmeleri, kendilerini ifade etmeleri, sosyal, dinî, ahlakî faaliyetlerde bulunmaları devletin teminatı altındadır. Hatta bu STK’lar ve dinî cemaatler, yürütme erkinden şeffaf biçimde taleplerde bulunabilir, potansiyel oy gücünü bu taleplerinin yerine getirilmesi için kullanabilir. Bu da demokrasilerde meşrudur. Yine dinî olan- olmayan cemaat mensuplarının, STK gönüllülerinin kamu görevlisi olarak atanmaları ve çalışmaları, eşit yurttaş haklarından yararlanmalarında hukuka aykırılık yoktur. Bilakis demokratik hukuk devletinin, çoğulculuğun gereğidir. Aksi hal, tek tipçi anlayış, resmi ideolojiye bağlı olma zorunluluğu, faşist ve komünist sistemlerde görülen bir durumdur.

 

Demokrasinin bu nimetlerinden eşitlik, liyakat, ehliyet ve hakkaniyet ölçüleri içinde istifade eden STK veya cemaat mensuplarının, meşruiyetini halkın demokratik tercihlerinden alan siyasi iktidara dayatmalarda bulunma, zorlama hakkı yoktur.

 

Taleplerinin kabul edilmemesi halinde bu taleplerinin hayata geçirilmesinde ısrarlı iseler, halkı hakem yapma yolunu seçmeleri gerekir. Bunun yolu da siyasi mücadeledir. Siyasal iktidara oylarıyla destek vermiş olan STK veya cemaatler, gayr-ı meşru, gayr-ı hukukî hatta gayrı ahlakî yöntemlere başvurmaları halinde meşru iktidarın hukuk içinde tedbirler alması, bu yönde idari eylem ve işlem geliştirmesi yürütme erkini elinde bulundurmanın tabii sonucu olarak kabul edilmelidir. Bu durumda yürütme erkinin eylem ve işlemlerinin sınırı hukuka uygunluktur. Hukuka uygunluk –yerindelik değil– denetimini yapacak olan da yargı mercileridir.

 

Paralel devlet veya derin devletin varlığı ve etkinliği yakın geçmişe kadar yürütmeyi, yargıyı ve hatta yasamayı vesayet altına almıştır. İktidar olup muktedir olamayan/muktedir edilmeyen siyasal iktidarlardan bu nedenle söz ediyoruz.

 

Anayasa ve yasaları yok sayan Anayasa Mahkemesi, Danıştay, Yargıtay kararlarına bu nedenle şahit olduk. Bu nedenle 411 oyla kabul edilen Anayasa değişikliklerinin iptali gündeme geldi. Bu nedenle Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün meşru seçimi iptal edildi.

 

Yine bu derin/paralel devlet vesayeti sebebiyle, Meclis çoğunluğu olmamasına rağmen Mesut Yılmaz başbakan yapılarak kendisine “altın tepside iktidar” sunuldu.

 

Yargı ve emniyet içinde oluşturulduğu söylenen paralel yapılanma iddiaları, son dönemde bazı yargı kararlarıyla adeta doğrulanıyor. Bazı mahkemeler reform paketleriyle değişen yasaları uygulamamakta direniyor. Anayasa değişikliğini, bireysel başvuru yolunun açılması sonucu verilen Anayasa Mahkemesi kararlarını görmezden gelerek hukukîlik sınırını zorluyorlar. Mahkemeler yasa koyucu gibi hareket edince fonksiyon gaspı gündeme gelebiliyor, keyfilik baş gösteriyor. Azami yasal tutukluluk süresinin dikkate alınmaması, makul tutukluluk süresinin aşılması, tutuklu milletvekilleriyle ilgili kamu vicdanını rahatsız eden, Anayasa Mahkemesinin “hak ihlali” kabul ettiği farklı kararların verilmesini paralel devlet yapılanmasına örnek gösterebiliriz.

 

Paralel devlet yapılanması bu yolla bir taraftan yasama ve yürütmenin etkinliğini azaltırken, demokratik platformda zayıflamasına, muktedir olamayan iktidar görüntüsüyle başarısızlığa itilmiş oluyor.

 

Paralel devlet yapılanmalarının oluşmaması, diğer bir deyimle halka hesap vermeyen erklerin oluşmaması için, millî iradeyle oluşan siyasal iktidarın halktan aldığı yetkiyi etkin kullanması ve paralel devlet yapılanmalarına fırsat vermemesi gerekir. Demokrasinin ve hukuk devletinin güçlenmesi anti demokratik ve hukuki olmayan yapılanmalara fırsat vermemekle mümkün olacaktır.”

 

Bülent Orakoğlu, Emniyet İstihbarat Dairesi eski Başkan Vekili

 

“Son dönem Türkiye’sinde yaşanan gelişmeleri güç gösterisi olarak okumamak lazım. Tüm taraflar yapılanları güç gösterisi olarak algılayabilirler ama yapılan açıklamalardan ve yürürlükteki kanun maddelerinden anlaşılanlar farklı.

 

Hukukî açıdan baktığımızda işleyen bir sistem ve bu sistemi yürüten bir hükümet var. Aslında konuştuğumuz tüm konu hükümet ile başlıyor. Yapılanlara bakarsak ortada büyük bir operasyon var. Çünkü savcıların yürütmüş olduğu çalışmalar, hükümetin dört bakanını ve üst düzey bürokratları kapsıyor. Ancak tüm bu çalışmaların da hukukî bir zemine oturtulması gerekiyor. Peki öyle mi oldu, buna bakmak lazım.

 

Devlet dediğimiz devasa mekanizmada otokontrol sistemleri bulunur. Birbirini daima kontrol eden sistemlerdir bunlar. Mesela operasyonlar özelinde konuşulan merci İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı. Başsavcıya bağlı yardımcıları bulunur. Başsavcı yardımcıları attıkları tüm adımları başsavcının kendilerine vermiş olduğu görevler çerçevesinde yaparlar. Dikkat edin yetki demiyorum, görev diyorum.

 

Operasyonlara baktığımızda ise birtakım eksiklikler var. Mesela makamlar atlanarak başlatılan işlemler görülüyor. Cumhuriyet Başsavcısı’na bilgi verilmemesi, operasyonu yürüten emniyet teşkilatının da üstlerine bilgi vermemesi gibi. Tek nedeni ise adli kolluk sistemimizin daha tam oturmamasıdır. AB’ye geçiş sürecinde yargıda yapılan reformlar, Adli Kolluk Yönetmeliği 2005’te değişti ancak kurumlar arası entegrasyon maalesef sağlanamadı.

 

Şu anda yürütülen Adalet Bakanlığı’nın farklı genelgeleri bulunurken, İçişleri Bakanlığı’nın çıkarmış olduğu kolluk yönergesi ise çok farklı bir yapıda.

 

Operasyonlara baktığımızda Emniyet teşkilatının sıralı amirlerine bilgi vermediğini görüyoruz. Aslında yapılacak iş basitti. İl Emniyet Müdürü’nün Bölge Emniyet Müdürü’ne, Jandarma Komutanı’nın ise Jandarma Bölge Komutanı’na bilgi vermesi gerekiyordu.

 

Operasyonlar başladıktan sonra görevden alınan İstanbul eski İl Emniyet Müdürü Hüseyin Çapkın’ın bir açıklaması oldu. “Savcı bu tür bir operasyon yaparken bilgi verilmemesini isteyebilir” yorumunda bulundu. Bu açıklama bana göre hatalı. Çünkü ortada İçişleri Bakanlığı’nın göndermiş olduğu bir genelge var. Ve hukuki olarak Emniyet’in sorumlu olduğu bir metinden bahsediyoruz. Devletin iç otokontrol sistemini zedeleyecek emirleri bir savcı kendi görüşüne göre düzenleyemez.”

 

Gültekin Avcı, Bugün Gazetesi Yazarı, Emekli Savcı

 

“Çete veyahut illegal örgüt nitelendirmesi olan “Paralel devlet” kavramından şimdilerde anladığımız Gülen Hareketi’ne sevgi duyan veya Gülen Hareketi’nin dünya görüşünü değerlendiren insanların varlığıdır. En azından söylenen sözlerden bunun kastedildiğini görebiliyoruz.

 

Gerçekte ise paralel devlet denilen şey, yasama, yürütme ve yargı organlarının devletten ayrı ve bağımsız bir şekilde mevcut hukuk sistemine, mevcut demokratik ilkelere aykırı bir şekilde sadece kendi koyduğu fiili kanun ve hukuk sistemlerine göre faaliyet gösteren illegal yapılardır. Paralel devletin mânâsı budur. Daha açık bir ifadeyle mesela paralel devlet, Türkiye’nin güneydoğusunda yasama, yürütme ve yargı organlarını kurmuş bir vaziyette faaliyet gösteren yapılardır.

 

Ama son operasyonların ardından yapılan yorumlara baktığımızda farklı bir tablo ile karşı karşıya olduğumuz ortaya çıkıyor. Anayasal bir kuruluş olan Emniyet teşkilatını, Anayasal bir teşkilat olan Yargı teşkilatını sadece ve sadece içinde hükümet unsurları olan bir soruşturmaya başladı diye “paralel devlet” nitelendirmesini yapıyorsak, o zaman demezler mi “Siz, peki paralel devletle 11 yıldır niye çalıştınız? Ergenekon, Balyoz gibi soruşturmalarda itham edilen bu kuruluşlar paralel devletler değildi de neden şimdi böyle oldu?” diye.

 

Önemli olan nokta “yargı ve emniyet hukuka uygun çalışıyorlar mı çalışmıyorlar mı?” sorusunun cevabıdır. Çalışmıyorlarsa yargılar, cezasını verirsiniz. Hukuka aykırı hiçbir şey yoksa ortada tüm sivil toplum gruplarına hatta AK Parti’ye teveccüh etmeyen veya oy vermeyen, eleştiri yönelten siz, iftira atıyorsunuz demektir.”

© 2016 Kenan Aydın